3. Analitik Felsefe Çalıştayı

16-20 Ağustos 2024
Gümüşlük Akademisi, Muğla

Analitik felsefe, öncül-sonuç bütünlüğünün amaçlandığı, kavramların birer birer çözümlendiği ve dil açıklığının önemsendiği bir çalışma alanıdır. Felsefe literatürünün önemli bir bölümünü oluşturan, karmaşık teorik birikimi hassas pratik alanlara çağırabilen ve bilimlerle ilişkilenebilme özelliğiyle öne çıkan analitik felsefe, dünyanın birçok bölgesinde baskın felsefe okulu olma niteliğini kazanmıştır.

3. Analitik Felsefe Çalıştayı, merkezine analitik felsefedeki çağdaş gelişmeleri alarak etik, siyaset felsefesi, bilim felsefesi, zihin felsefesi ve dil felsefesi alanlarında çalışan felsefecileri, araştırmacıları ve öğrencileri bir araya getirecektir.

Son başvuru tarihi 23 Haziran.

16 Ağustos 2024 Cuma

11:00-14:00 | Varış

15:00-16:00 | Açış Toplantısı

16:30-17:30 | Dilara Boğa

Virüs, Bakteri ve Yapay Zekâ: Eyleyicilik

Özet

Öz örgütlenmenin (self-organisation) eyleyiciliğe (agency) sahip olmada temel olduğunu ve eyleyici olan varlıklara örnek olarak kabul ettiğimiz yaşayan varlıklar tarafından bu becerinin paylaşıldığını iddia edip savunuyorum. Öz örgütlenmeden bahsederken kolektif otokataliz kavramıyla neyi kastettiğimi açıklıyorum. Bunu açıklamayı netleştirmek için, bir taş, bir virüs ve bir bakteri arasındaki ayrım çizgilerini tartışıyorum. Sonrasında, yapay zekâların eyleyici olup olmadıklarını öz örgütlenme yeteneğine sahip olup olmadıkları üzerinden tartışıp belirliyorum.

17 Ağustos 2024 Cumartesi

10:15-11:30 | Dr. Merve Rumeysa Tapınç

İnanç Etiği ve Kendini Bilme Sorumluluğu

Özet

Delphi Kahini’nin “Kendini bil.” tavsiyesinde bulunduğu gibi inançlarımızı nasıl bilebiliriz? İki temel zorluk tespit ediyorum: İlki, öznenin kendi eğilimsel inançlarını bilmesi ancak umursamaması durumunda ortaya çıkan “kayıtsızlık sorunu”. İkincisi, yeterli delil olmadan bir inanca sahip olduğumuza inanmamızdan kaynaklanan “epistemik sorumsuzluk”. İnançlarımızı nasıl akıl yürüttüğümüzü, davrandığımızı ve tepki verdiğimizi gözlemleyerek bildiğimizi savunan davranışçı görüşlerin kayıtsızlık sorunuyla karşı karşıya olduğunu ileri sürüyorum. Doğru olanı yargılamanın inançlarımızı bilmek için yeterli olduğunu öne süren şeffaflık teorisyenleri ise epistemik sorumsuzluk sorunuyla karşı karşıyadır. Dahası, bu iki problem dolayısıyla, şu anki özbilgi teorileri “doksastik arzu” diye adlandırdığım, öznelerin inanç ve yargılarını kendi ideal benlik algısıyla uyumlu hâle getirme arzusunu açıklayamazlar. Kendi inançlarını değiştirmek isteyen özne, kendi kötü inançlarına kayıtsız değildir. Gerçekten umursamaksa hem yargı hem de inançlarımız için sorumluluk almayı gerektirir. Şeffaflık teorisyenleri nasıl sorumluluk almamız gerektiğini açıklayamazlar; çünkü inançlarımızı gerçekten önemsemek, doğruyu yargılamadan daha fazlasını, eğilimsel inançlarımıza direnmeyi de gerektirir. Bu sorumluluk tutumu, kendimize atıfta bulunmadan inançlarımızı oluşturmak için yalnızca zihinsel olmayan doğruları dikkate aldığımızı iddia eden şeffaflık görüşüyle bağdaşmaz. Kayıtsızlık ve epistemik sorumsuzluk sorunlarını çözmek için, yargıdan ziyade, bağlılık (commitment) tutumuna doğru bir değişim öneriyorum. Gerçekten değer verdiğimiz inançlara bağlılık geliştiririz. Dahası, bir bağlılık, anlık bir karardan farklıdır. Kayda değer zaman dilimleri boyunca düzenli akıl yürütme, akratik yargılara direnmeyi gerektirir. Bu nedenle, bağlılık yoluyla oluşturduğumuz inançlarda epistemik sorumsuzluk ya da kayıtsızlık sorunu ile karşılaşmayız. Son olarak, kendini değiştirme arzusu bir inancı kabul ya da reddetmek için inanç etiği literatüründe henüz tanınmamış, epistemik olmayan, etik bir gerekçedir. Şeffaflık teorisyenlerinin iddia ettiği gibi sadece doğru üzerine inançlarımızı değerlendirmeyiz. Kendi kimlik ve benliğimizi umursadığımız için, inançlarımıza kayıtsız kalmayız ve sorumluluğunu alırız.

12:00-13:15 | Dr. Haydar Oğuz Erdin

Canlılığı ve Zihni Makine Metaforuyla Anlamanın Bir Eleştirisi ve Bu Eleştiriden Muaf Bir Paradigma Olarak “Etkileşimcilik”

Özet

Zihni anlamak için bilgisayarı model almak 1950’lerden beri bilişsel bilimlerdeki ana paradigma olma özelliğini koruyor. Bu modele göre zihin, ona verilen girdiler sonucu aktif hale geçer ve bu girdileri belli algoritmalara uyarak işler. Bu işlemlemenin çıktısı da algılama, karar verme, plan yapma, veya davranış olur. Günümüzde “büyük dil modelleri” olarak büyük başarı sağlayan yapay sinir ağ modelleri de bilgisayar metaforunu hem becerilerinin insana çok yaklaşması hem de beynin biyolojik mimarisine yakın olması nedeniyle oldukça güçlendirmekte. Yine 1950’lerde DNA’nın yapısının ve fonksiyonunun netleşmesi, sadece zihin için değil bütün biyoloji için kodun-sağladığı-şablona-karşılık-gelen-algoritmaların canlılığın kendisini bütünüyle bir makine olarak açıklayabileceğimiz genellemesine izin vermekte. Bu bağlamda son 10 yılda popüler olan hücrelerdeki “moleküler makineler” videolarına hayran olmamak mümkün değil. Bu konuşmanın ilk bölümünde makine metaforunun ampirik olarak yanlış olduğunu iddia eden araştırmalardan bahsedeceğim. Hücrelerde makineler olmadığı gibi genler de her şeyi belirleyen kaynak kodları değiller. Daha da kötüsü yapay sinir ağları beynin bilinen biyolojisinin çok ufak bir kısmına karşılık gelmekte. Yani hem o güzel videolar yanlış hem de yapay sinir ağlarına dayanan bütün teknolojiler (Chat GPT ve varyasyonları dahil) daha ampirik düzeyde insan biyolojisiyle ve zihniyle pek alakası olmayan ürünler. Bu görece yeni ve marjinal araştırmaların işaret ettiği teorik düzlem ise makine metaforu yerine süreçler ve süreçlerin karşılıklı modülasyon ağları ile kendi kendilerini organize etmelerinin ontolojik bir temel olarak alınması yönünde. Böyle bir model de 1980’lerin başında yeni ve pragmatik bir temsil teorisi olarak başlayan etkileşimciliğin temel ontolojisi ile uyuşmakta. Konuşmanın geri kalan zamanında etkileşimciliğin belli başlı prensiplerinden ve bilişsel bilimler felsefesi açısından çıkarımlarından bahsedeceğim.

14:15-15:30 | Seçil Aracı

Hayvan Deneylerini Geride Bırakmak: Bilimin Yeni Paradigma İhtiyacı

Özet

Hayvan deneylerinin tarihi antik döneme kadar uzanır. Descartes’ın mekanistik görüşü, hayvanları duygusal varlıklar olarak değil, makineler olarak nitelendirerek, bu deneylerin etik açıdan sorgulanmamasında önemli bir rol oynamıştır. Pozitivist ve ampirist düşünce ise hayvan deneylerinin bilimsel bilgi üretiminde merkezî bir rol oynamasını desteklemiştir. Faydacı düşünce de bilimsel ilerleme adına hayvan deneylerinin meşru olduğu görüşünü desteklemiştir. Bu felsefi yaklaşımlar, hayvan deneylerinin bilimsel araştırmalarda vazgeçilmez bir yöntem olarak kabul edilmesine ve etik sorunların göz ardı edilmesine yol açmıştır. Hayvan deneyleri, 19. yüzyılda ilaç geliştirme, toksikoloji ve biyomedikal araştırmalarda standart bir aşama haline gelmiştir. Ancak, 1980’lerden itibaren deneylerin etik boyutu ve alternatif yöntemlerin geliştirilmesi talebi ortaya çıkmıştır. Günümüzde, hayvan deneylerinin yerine geçebilecek daha etik ve etkili yöntemler araştırılmaktadır. Pandemi sürecinde, aşı geliştirme çalışmalarında hayvan deneyleri basamağının atlanması ve FDA’nın ön aşama hayvan deneylerini zorunlu olmaktan çıkarması, mevcut paradigmada bir değişimin işaretlerini vermektedir. Ancak, bilimsel araştırmaların büyük bir kısmı hâlâ bu geleneksel yöntemle devam etmektedir.

Bu konuşmada, hayvan deneylerinin bilimsel ve etik açılardan kapsamlı bir eleştirisi yapılacak ve mevcut paradigmada neden bir değişikliğin gerekli olduğu tartışılacaktır. Hayvan deneylerinin ötesine geçerek daha etkili ve etik araştırma yöntemlerinin benimsenmesi gerektiği savunulacaktır. Yeni bir bilimsel paradigmaya geçiş, hem araştırma süreçlerinin verimliliğini artıracak hem de hayvan haklarına saygı duyan bir yaklaşım geliştirecektir. Bu bağlamda, bilim topluluğunun, hayvan deneylerini geride bırakıp yenilikçi ve etik açıdan kabul edilebilir yöntemlere yönelmesi gerektiği vurgulanacaktır.

18 Ağustos 2024 Pazar

10:15-11:30 | Zeynep Çelik

Tiyatro Eserlerinde Kolektif Yazarlık: Hiyerarşik Bir Açıklama

Özet

Birçok sanat dalında eser sahibinin (author) belirlenmesi nispeten basittir. Tablo eserlerinde eser sahibi ressamdır. Oysa şiirde ya da fotoğrafçılıkta şair ya da fotoğrafçı yazardır. Peki ya tiyatro eserlerinde? Tiyatronun hem edebî hem de performatif unsurları içermesi eser sahipliğinin tanımlanmasını daha da zorlaştırıyor; çünkü sahnede ve sahne dışında çok fazla kişi katkıda bulunuyor. Bu sunumda şu soruyu cevaplamayı amaçlıyorum: Tiyatro eserlerinde eser sahibi kimdir? Bu soruyu yanıtlamadaki yaklaşımım, tiyatro eserlerinin hem performanstan hem senaryodan oluşmasından ötürü üyelerinin kolektif bir fail oluşturmasıdır. Bu üyeler de kolektif eser sahipliği hiyerarşisinde şu şekilde yer almaktadır: 1) “Birincil eser sahipleri” (oyun yazarı, performansın yönetmeni ve aktörler), 2) makyaj sanatçısı, kostüm tasarımcısı, ışık yönetmeni ve son olarak 3) sahne görevlileri, suflör, kondüit vb. gibi diğer katkıda bulunanlar.

Görüşümü geliştirirken Margaret Gilbert’ın “Walking Together”daki yaklaşımını dikkate alıyorum. Gilbert’ın görüşüne göre kolektif faillerde mevcudiyetlik (presence) ve yüz yüze iş birliği ön plandadır. Bunun benim görüşüm için yarattığı zorluk ise kolektif eser sahipliğinde bazen bazı üyeler ölmüş olabileceği için mevcudiyetlik ve iş birliği kriterlerinin karşılanamama ihtimalidir. Gilbert tarzı başka bir görüşü savunan isim ise Scott Shapiro’dur. Shapiro, üyelerin aynı hedefe yönelik ortak kararlılığa sahip olmalarını istemek yerine, ortak bir planı takip etmeyi teşvik eden bir görüş sunuyor. Shapiro’nun görüşünde ortak bir eylemin ne olduğu net olmadığı için Michael Bratman’ın görüşlerini değerlendiriyorum. Performans sanatsal bir değerlendirme olarak ele alındığında Bratman’ın açıklaması daha makul. Shapiro’nun yer verdiği yabancılaşmış katılımcılara (alienated members) Bratman neredeyse hiç yer bırakmadığı için duruşu daha çekici kılınıyor. Bratmanın öz (kernel) ve gölgesel (penumbral) katılımcıların arasındaki koordinasyon yoluyla planlama teorisini kullanarak hiyerarşimin sınırlarını daha detaylandırıyorum. Nihayetinde “İnsanları hiyerarşinin bir parçası yapan şey, paylaşılan plana olan bağlılıklarına bağlıdır.” tezini savunuyorum.

12:00-13:15 | Dr. Alper Yavuz

Bir Bilgisel Adaletsizlik Kaynağı Olarak Analitik Felsefe-Kıta Felsefesi Ayrımı

Özet

Bilginin temel kaynaklarından ikisi tanıklık ve içebakıştır. Bir öznenin bir başkasından aktarılan düşüncelerle elde ettiği bilgi ilki, kendi deneyimi ya da zihinsel durumu üzerine düşünerek elde ettiği bilgi ise ikincisi kapsamındadır. Miranda Fricker bu iki kaynaktan bilginin edinilmesinde iki tür adaletsiz durumun ortaya çıkabileceğine dikkat çeker. Bunlardan ilki tanıklığına başvurulan kişinin sözüne gerektiği kadar önem vermemeyle ortaya çıkan tanıklık adaletsizliğidir. Tanıklık adaletsizliği, konuşucunun kimliğiyle (cinsiyet ve etnik köken gibi) ilgili kimi ön yargılar nedeniyle dinleyicinin söylenen sözle ilgili ussal ölçütlere uygun bir bilgisel değerlendirme yapmamasıdır. Hermenötik adaletsizlik ise kişinin, toplumsal konumu nedeniyle, yaşadığı deneyimi dile getirecek kavramsal araçlardan yoksun bırakılmasıyla ortaya çıkar. Bu durum hermenötik adaletsizliğe uğrayan kişinin kendi zihin durumlarının bilincine varamamasıyla sonuçlanabilir.

Bilgisel adaletsizlik araştırması bugüne kadar çok farklı alanlar için yapıldı; ancak felsefenin kendi içindeki çok tartışmalı analitik felsefe-kıta felsefesi ayrımı bu gözle değerlendirilmedi. Ben bu konuşmada felsefedeki bu ayrımın bir bilgisel adaletsizlik kaynağı olduğunu öne süreceğim. Bir felsefecinin analitik ya da kıta gelenekleri içinde konumlandırılmasıyla ortaya çıkan kimlik ön yargısı onun felsefi bilgi kaynağı olarak görülmemesine neden olabiliyor. Bu durum bir tanıklık adaletsizliği örneğidir. Analitik ya da kıta geleneklerinden birinin baskın olduğu bir ortamda yetişen bir felsefeci, diğer gelenekte var olan kimi kavramsal araçlara erişemediği için felsefi görüşlerini yeterince açık bir biçimde dile getiremeyebilir. Bu durum da bir hermenötik adaletsizlik örneği olarak görülebilir. Konuşmamda bu bilgisel adaletsizliğin nasıl giderilebileceğine yönelik kimi önerilerde de bulunacağım.

14:15-15:30

Yakında açıklanacaktır.

19 Ağustos 2024 Pazartesi

10:15-11:15 | Tartışma

Adalet, “Peki Şunun Hakkındacılık” ve Tutarlılık İlkesinin Sınırları

Alexandru Volacu, “‘Whataboutism’ about justice”

11:45-12:45 | Tartışma

Öğrencilerin Anonim Olarak Değerlendirilmesi: Dezavantajlar ve Fırsat Eşitliği

Libby Southgate, “Rethinking Anonymous Grading”

13:45-14:45 | Kapanış Toplantısı

20 Ağustos 2024 Salı

11:15-12:45 | Ayrılış

Kimler başvurabilir?

Başvurular herkese açık olmakla beraber üniversite öğrencilerine, doktora sonrası araştırmacılara ve akademisyenlere öncelik tanınır. Başvuru sonucu, yapılan değerlendirmenin ardından e-posta aracılığıyla bildirilir. Poedat, katılımcılarının entelektüel alanlara ilgisi yüksek, özgün deneyimlere karşı heyecanlı, etkileşime ve paylaşıma açık olmasına özen gösterir. Başvuru yoğunluğu nedeniyle erken başvuru önerilir. Son başvuru tarihi 23 Haziran.

Ücret nedir?

Ücret, Gümüşlük Akademisi’ndeki dört gecelik konaklamayı ve üç öğün yemeği içerecek şekilde 2 kişilik odada kalacaklar için kişi başı 9500 lira, 3 kişilik odada kalacaklar için kişi başı 8500 lira, 5 kişilik odada kalacaklar için kişi başı 7300 liradır. Poedat kâr amacı güden bir topluluk değildir ve üyeleri kazanç sağlamaz. Dar gelirli bir öğrenciyseniz başvuru belgesinin sonundaki “Eklemek İstedikleriniz” bölümüne burs gereksiniminizi belirtebilirsiniz.

Oturumlar dışında neler yapılır?

Sahili, denizi, caz kulüpleri ve klasik müzik festivaliyle Gümüşlük, oturumlardan sonra yüzmek, kano sürmek ve sanatla buluşmak için eşsiz bir fırsat sunarken Gümüşlük Akademisi doğayı deneyimlemek için yaratıcı bir alan sağlar. Etkinlik, akademik bir çalışmadan fazlasıdır ve entelektüel, sosyal ve yaşamsal açılardan bir “açıklık” sunar.

Güvenli alan nedir?

Poedat içinde herkes ırkı, etnik kökeni, dili, cinsiyet kimliği, cinsel yönelimi, fiziksel ve zihinsel özellikleri, yaşı, eğitim seviyesi, kültürel alışkanlıkları, toplumsal konumu, maddi durumu, inancı, politik düşünceleri, dünya görüşü ve yaşam biçimi ne olursa olsun kişiliği ölçüsünde hak ettiği saygıyı özgürlükçü ve barışçıl bir ortamda bulur.

Şimdi Başvurun

Son başvuru tarihi 23 Haziran.

Dr. Alper Yavuz

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Dilara Boğa

Central European Üniversitesi

Dr. Haydar Oğuz Erdin

Boğaziçi Üniversitesi

Dr. Merve Rumeysa Tapınç

Tufts Üniversitesi

Seçil Aracı

Boğaziçi Üniversitesi

Zeynep Çelik

Bilkent Üniversitesi

Dr. Alper Yavuz, lisans eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünde, yüksek lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümünde aldı. Sonrasında doktora eğitimini St Andrews Üniversitesi Felsefe Bölümünde “The Phrasal Implicature Theory of Metaphors and Slurs” başlıklı teziyle tamamladı. Şu anda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Temel çalışma alanları dil felsefesi ve bilgi felsefesidir.

Dilara Boğa, Central European Üniversitesi (Viyana) Felsefe Bölümü’nde PhD (doktor) adayıdır. Yapay zekâ felsefesi üzerine çalışmaktadır. Doktora tez çalışması yapay ahlaki eyleyicilik üzerinedir. Boğa, insan ahlaki eyleyicililiğinin ve sorumluluğunun evriminde duyguların değerini dikkate alarak, duygusal bir yapay zekânın daha iyi bir ahlaki eyleyici olduğunu savunur. Şu anda, Ocak 2024’ten itibaren Central European Üniversitesi’nin Write-Up Grant Bursu’nun sahibidir ve tezini Aralık 2024’te teslim etmesi beklenmektedir. Bu burs öncesinde, 2022-2023 akademik yılı için Birleşik Krallık’tan The Society for Applied Philosophy (SAP) Doktora Bursu Ödülü’nü (10.000 GBP) almıştır. Öncesinde, doktora çalışmalarının ilk üç yılı için Central European Üniversitesi’nin doktora bursunun sahibiydi.

Dr. Haydar Oğuz Erdin, teorik fizik eğitimini doktora düzeyinde terk ederek (UT at Austin), felsefede Marksist teori ve kıta felsefesi çalıştı (Bilgi Üniversitesi). Sonra bilime tekrar yakınlaşmak için, özellikle de Homunculus Paradoksunun etkisiyle, bilişsel bilim felsefesi doktorası yaptı (Boğaziçi Üniversitesi). Etkileşimselciliğin (Interactivism) kurucusu Mark Bickhard ile doktora sonrası çalışmalarını 2024’te tamamlayıp (Lehigh University) Türkiye’ye döndü ve Boğaziçi Üniversite’si Felsefe Bölümü’nde etkileşimcilik üzerine dersleri yarı-zamanlı doktor öğretim görevlisi olarak vermekte.

Dr. Merve Rumeysa Tapınç, lisans derecesini İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde bitirdi. Yüksek lisansta Merleau-Ponty ve Bergson’un algı deneyimi üzerine calışarak, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Doktora eğitiminde, kendi inanç ve eylemlerimizi bilmenin sadece epistemik degil ahlaki bir sorumluluk da gerektirdiği üzerine tez yazarak Boston Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. Gelecek dönem, Tufts Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak Feminist Felsefe ve Felsefeye Giriş dersleri verecek. Şu anda, Boston Universitesi Newburry Center’da birinci nesil akademisyen deneyimi hakkında fakülte ve çalışanları bilgilendirmek için düzenlenen eğitim programlarına panelist olarak katılmakta ve akademik avantajların eşitsiz dağılımıyla ilgilenmektedir.  

Seçil Aracı, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tez aşamasında olan bir doktor adayıdır. Araştırma alanları bilim felsefesi, etik ve hayvan haklarının kesişiminde yer alan Aracı, doktora tezini Prof. Dr. Berna Kılınç ve Dr. Karanfil Soyhun danışmanlığında hayvan deneylerinin eleştirisi üzerine yazmaktadır. Aynı zamanda etik, siyaset felsefesi ve pratik felsefe üzerine çalışan felsefecileri bir araya getirmeyi hedefleyen ve bu alanlarda etkinlikler düzenleyen ve içerik üreten Pratik Felsefe Topluluğu’nun aktif bir üyesidir. Doğuş Üniversitesi’nde ve ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde Dr. Frank Zenker yürütücülüğünde gerçekleştirilen TÜBİTAK 2232 Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı kapsamında, sosyal bilimlerde tekrarlanma krizini konu edinen “Models, Theories, Research Programs” başlıklı araştırma projesinde araştırma görevlisi olarak çalışmıştır.

Zeynep Çelik, Bilkent Üniversitesinde felsefe doktor adayıdır. İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans eğitimi esnasında felsefe yan dal yapmış ve daha sonra yüksek lisans derecesini de Bilkent Üniversitesi felsefe bölümünden almıştır. Yüksek lisans tezini “Tiyatro Eserlerindeki Gerçeklik” üzerine yazmış olup doktorasında da sosyal ontoloji, estetik ve yapay zeka alanları arasındaki ilişkileri çalışmaktadır. Daha önce ISOS ve SWIP-TR kongrelerinde sunumlar yapmış ve 2024 Haziran ayında Boğaziçi Üniversitesinde ISOS’un desteğiyle düzenlenen “Social Ontology Faces the Future” başlıklı uluslararası felsefe kongresinin organizasyon komitesinde yer almıştır. Şu an ise doktorasına devam etmekte ve ginepigi Leo ile birlikte yaşamaktadır.