Poedat Akademisi
2. Buluşma

31 Temmuz-4 Ağustos 2019
Gümüşlük Akademisi

Akademi, doğası gereği bir açıklığın alanıdır; çarpıcı, alışılmadık, uçsuz bucaksız… Günümüzde akademi kâr odaklı, nicelik temelli ölçütlerin belirleyici olduğu ve sonucun sürece yeğlendiği bir yapıya evriliyor. İster içinden ister dışından olsun akademiyi dönüştürmenin, hiç değilse “başka bir akademi”yi çağıran akışlar yaratmanın zamanı geldi. Poedat Akademisi; sosyal bilimler alanında çalışan akademisyenlere ve doktora sonrası araştırmacılara, akademisyenliği düşünen veya akademiyle bir şekilde bağını korumak isteyen üniversite öğrencilerine ve üretimlerine akademi dışından devam eden bağımsız araştırmacılara yönelik gerçekleştiriliyor.

Güncel çalışmaların sunulacağı ve birbirinden farklı tezlerin, makalelerin, soruların tartışmaya açılacağı Poedat Akademisi, olgunlaştırıcı bir çember olma özelliği taşıyor. Amfilerde sıkışmaya, çarçabuk yapılan okumalara ve gerçekliğin kendilerinin tekelinde olduğunu düşünen kişilere, kurumlara ve yetkelere karşı Poedat Akademisi yalınlığı, yavaşlığı, çeşitliliği önemsiyor. Poedat Akademisi üyeleri doğanın içinde, yoğunlaşmaya uygun, entelektüel tartışmaların kişisel paylaşımlarla bütünleştiği bir ortamda birlikte yaşıyorlar.

Poedat Akademisi: 2. Buluşma; kent çalışmaları, mimari tasarım, siyaset bilimi, sosyal antropoloji, temel sanat ve tasarım, özel hukuk, dil bilimi, ekonometri ve sosyoloji bildirilerini tartışmaya açtı.

Program

31 Temmuz

Açış Toplantısı

Özgün Rüya Oral

Sunum, bir kamusal alanı tercih edilir kılanın ne olduğu sorusunun peşinden gider. Jan Gehl, alanın fiziksel kalitesi ile kullanım yoğunluğu arasında direkt olarak hiyerarşik bir ilişki kurmamakla birlikte bir kamusal alanda fiziksel iyileştirmelerin, alanın daha yoğun kullanımını beraberinde getireceğini ifade etmiştir. Bu sunumda, Gehl’in kamusal alanların değerlendirilmesine ilişkin perspektifi üzerinden Malmö’de bulunan Möllevanstorget değerlendirilirken bir yandan da alanı kullanan kişiler ile yürütülen yapılandırılmamış röpörtajlar, bilişsel ve davranışsal haritalama çalışmaları ile kamusal alanın kullanımında esas belirleyenin ne olduğu anlaşılmaya çalışılır.

Möllevanstorget’in davranışsal haritalaması yapılırken günün farklı saatlerinde alanın kullanımına ilişkin yarı yapılandırılmış gözlem metodu ile düzenli olarak notlar alınır ve hızlandırılmış çekim kullanılarak alanın kullanım biçimlerinin de izi sürülür. Bilişsel haritalama çalışmasında ise alanı kullanan yurttaşlar, olabilirlik örneklemesi ile müsait olup olmadıklarına ve çalışmaya katılmak isteyip istemediklerine göre seçilirler ve kendilerine Möllevanstorget’i en iyi ifade ettiği düşünülen üç kelime sorulur; ardından bu kelimeler üzerinden alanla ilişkileri ve burayı tercih nedenlerine ilişkin yapılandırılmamış röpörtajlar yürütülür. Tüm bunlara parallel bir şekilde alanın tarihsel ve toplumsal geçmişinin izi sürülür, bölgenin toplumsal yapısının kamusal alanın tercih edilmesine etki edip etmediği röportaj ve haritalama çalışmaları sonuçları ile karşılaştırılarak anlaşılmaya çalışılır.

Sunum aynı zamanda kamusal alana ilişkin akademik çalışmaların hangi metotlarla yürütütülebileceğine dair bir keşif çalışmasıdır. Kamusal alan literatürünün zengin, kentsel planlama pratiklerinin son derece özenli olduğu İskandinav kentleşme pratiğinden yola çıkarak kamusal alan üzerine düşünmenin ve kamusal alanı fiziksel ve toplumsal bağlamında anlamanın farklı yolları aranmıştır. Sunumun temelini oluşturan çalışma sonucunda, Möllevanstorget’in bir kamusal alan olarak fiziksel kalitesine ve iyileştirme sürecine ilişkin bir değerlendirme yapılmış, alanı kullanan kişilerin bu alanı tercihlerinde kamusal alanın fiziksel kalitesi dışında hangi hususların ne kadar etkilediğinin anlaşılması umulmuştur. Çalışmadan beklenilen diğer çıktı ise bu çalışma kapsamında kamusal alan çalışmalarına dair yapılan kapsamlı literatür taraması ve alan çalışması pratiğinin, gelecekte sürdürmek istediğim Türkiye’de kamusal alan çalışmaları ve yöntemine dair yaratıcı ve vizyon geliştirici bir perspektife hizmet etmesidir.

Ceren Hamiloğlu

Mevcut mimari şema, yalnızca maskülen bedeni feminen olanın üzerinde değil, aynı zamanda bedensel tecrübeyi de bedensiz olanın üzerinde tutan başat bir paradigma etrafında örgütleniyor. Feminist kuram ise uzun zamandır bedeni, bedenin hareketlerini ve diğer artifaktlarlarla olan ilişkisini sorunsallaştırmakla ilgileniyor. Bunun temelleri ise Plato, René Descartes, Edmund Husserl veya Jean-Paul Sartre gibi antik ve Aydınlanmacı filozoflarla başlayan ve zihin ile bedeni birbirinden ayıran düşünceye dayanıyor; hatta bu düşünce, zihnin ve bedenin sırasıyla maskülenliği ve feminenliği sembolize ettiği ve zihnin bedeni kontrol ettiği hiyerarşik bir ilişki tanımlıyor.

Feminist ve büyük olasılıkla kuir kuram içerisindeki düşüncelerin inşa etme pratiğine ve mekân oluşturulmasına tam olarak tercüme edilemediğini söylemek pek de yanlış olmaz. Buna rağmen feminist kuram, “beden”e, “insan bedeni”ne, bunların mekânda nasıl hareket ettiklerine, öznelliklerini nasıl oluşturduklarına ve güncel mimari söylem içerisinde fizikselliğin geçerliliğine dair kullanışlı bir çerçeve sunar. Beden etrafında şekillenen bir tartışmanın bu sunum ile bağlantılı olmasını sağlayan, bedenin teknoloji ile hem dokunsal hem de sanal bir ilişki kurmasını sağlayabilmesidir. Örneğin protezden sanal gerçeklik gözlüğüne, internette giyim alışverişinden ortodontik projeksiyon sağlayan hasta simülasyonlarına kadar çok çeşitli biçimlerde beden ve teknoloji ilişkilenir. Teknolojiden faydalanarak bedenin kapasitesini genişletmeye dair sürekli bir arzu bulunmaktadır; bu da teknolojiyle ilişkili -mimari de dahil olmak üzere- tüm durumların bedenle bir çeşit ilişkide olduğunu söyler.

Sunumda kısaca bedenin -çoğu zaman özellikle insana ait ve cinsiyetli olanın- materyal değil sosyal biçimde inşa edildiği ve mekânla kurduğu maddesel ilişkiden azat edilebileceği fikrine işaret etmeye çalışacağım. Elizabeth Grosz’u takip ederek bedeni biçimsiz, değişen, işlenmemiş ve insan bedeni hâline geldiğinde yönetilen, öznelleşen ve kısıtlanan bir bütünlük olarak ele alacağım. Erkek ve kadın bedenleri arasındaki farka dair ontolojik bir değişim oluşmadığı sürece, mekânlardaki mevcut örüntünün farklılaşmasını beklemek pek mümkün değil. Bunun en iyi örneklerinden biri kadınların kentteki hareketliliği konusudur: Günün belli zamanlarında veya genel bir zaman çerçevesinde bile kentte feminen bedenin dolaşabileceği yerler sınırlı veya engellenmiştir; bunun sebebi ise tam olarak az önce bahsedildiği gibi o bedenin ontolojik durumu ve sosyal bağlamda bu durumun ne anlama geldiğidir. Bu bağlamda feminist kuram, insan bedeni üzerinde düşünmeye ve bedensiz, cinsiyetsiz bir ontoloji ve mekân üzerinden konuşmak üzere insan bedeninin nasıl değişebileceğine dair güçlü bir referans sunar.

Böyle bir başlangıçla Leonarda Da Vinci’nin Vitruvius Adamı çiziminden başlayarak filmlerdeki “kadın” robotları sorgulayarak teknolojinin cinsiyetli gelişiminden bahsedeceğim, ardından insan olmayan bedenlerin değiştirilmesi ve hijyen takıntısına kısaca bakacak, Donna Haraway’in Siborg Manifestosu‘na değinecek ve günümüzde tamamen dijitalleşmiş birtakım bedenleri örnek göstererek bu bedenlerin yer aldıkları mekânların gerçek dışılığını sorunsallaştıracağım.

1 Ağustos

Alp Eren Topal

Siyasetin merkezinde yer alan adalet, özgürlük, eşitlik, mülk ve devlet gibi kavramlar özünde tartışmalı kavramlardır. Hatta siyaset temel olarak bu kavramlar üzerinden yürütülen tartışmalar ve ihtilaflar üzerinden yürür; bu yüzden bu tür kavramların kendi duruşumuzdan hareketle açık ve net bir tanımını yapmak ne kadar önemliyse yine bu kavramların tarihi serencamını, geçirdikleri semantik dönüşümleri ve üzerlerinde dönen tartışmaları takip etmek de bir o kadar öğreticidir.

Sunumda bizzat “siyaset” kelimesinin kendisinin geçmişten günümüze geçirdiği semantik dönüşümün bir panoramasını çıkarmaya çalışacağım. Arapça “at çobanlığı” anlıma gelen siyaset kelimesinin Osmanlı klasik dönemindeki tezahürlerinden başlayarak 19. yüzyıldaki kullanımlarına değindikten sonra günümüzdeki farklı kullanımların basit bir haritasını çıkarmaya çalışacağım. İlginçtir ki siyaset kelimesi siyasi anlamıyla klasik dönemde nadiren kullanılmıştır. Genel ahlak kitaplarında şehir yönetimine atfen kullanılan siyaset, sultan icra yetkisinden ibarettir. Bunun yanında “siyaseten katl”in kısaltılmışı olarak “siyaset olunmak” şeklinde sultanın infaz emri için de kullanılmış olması da ilginçtir. 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında Batı düşüncesiyle karşılaşma esnasında öncelikle diplomasi kavramının karşılığı olarak kullanılmaya başlanır ve ilginç bir şekilde 19. yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak bu anlamıyla kullanılır. Osmanlı toplumunda ilk entelektüel muhalefet örneği olan Yeni Osmanlılarca da kavram ya diplomasi ya da “policy” anlamında kullanılmıştır. 2. Meşrutiyet döneminde de kelimenin anlamının çok değiştiğine şahit olmayız. Günümüzde kullandığımız şekliyle herkesin dahil olabileceği bir uğraş anlamında kullanılmaz siyaset kelimesi. Kuşkusuz, siyaset kelimenin bu anlamda kullanılmamış olması, böyle bir kavramın yokluğu anlamına gelmez. Bu bağlamda benzer anlamlarda kullanılan “tedbir” gibi kavramlara da kısaca değineceğim.

Kelimenin ve kavramın serencamını bu şekilde özetledikten sonra günümüzde siyaset kelimesi ile ilişkili negatif ve pozitif değerleri tartışıp hem bu öykünün hem de günümüzdeki kullanımların Osmanlı-Türk siyasi hayatı ve toplum yapısına dair neler söylediğini tartışacağım. Kavramın Batı’daki kullanımlardan ne kadar farklılaştığı ve bu farklılığın bizde kurumlar ve siyasi kültüre dair özgün bir şey söyleyip söylemediği konusunu masaya yatıracağım.

Ceren Deniz

Türkiye’de 1950’lerden beri önce tarımda modernleşmeye bağlı çözülmeden ve büyük kent çeperlerindeki sanayi işçisi ihtiyacından, daha sonra da Kürt illerindeki iç savaştan dolayı köy ve taşra yerleşimlerinden büyük şehirlere yoğun iç göç yaşandığı bilinen bir gerçektir. Bu dinamik doğal olarak sosyal bilimcilerin ilgisini çekmiş; ülkemizdeki kentleşme, modernleşme, sanayileşme, toplumsal tabakalaşma, yoksulluk, yeni yoksulluk, siyasete katılım, siyasi dönüşüm gibi konu başlıklarında yoğun olarak tartışılmıştır. Diğer yandan iç göç dalgasına katılmayan ve tabiri caizse “geride kalan”ların oluşturduğu “taşra”, bir toplumsal dönüşüm mekânı olarak sosyal bilimcilerin ilgisini pek fazla çekmemiş, popüler algıda da İç Anadolu “taşrası” bütünleşik, toplumsal farklılaşmanın noksan olduğu, hatta önemsiz ve kimsenin gitmek istemediği mekânlar olarak yer etmiştir. Bu algı bazı Anadolu illerinin sanayileşme hamleleri ile küresel üretim zincirlerine eklemlenmesi ve genel olarak taşranın Adalet ve Kalkınma Partisi hegemonyasının siyasi dayanağı olması sebebiyle kısmen sarsılmıştır. Gene de göze batmayan taşra illeri için durum aynıdır. Buna Bayburt ile ilgili sosyal medyada yapılan şakalar örnek gösterilebilir.

Sunum, 2015-2016 yıllarında bir taşra kenti olan Çorum’da yaptığım etnografik araştırmaya dayanarak kentin insanlarının toplumsal hareketliliğinin imkânlarını tartışmayı amaçlamaktadır. Çorum, Anadolu kaplanı listelerine ucundan girebilmiş, son 40 senede özellikle un ve un mamülleri üzerine makinalaşmış, nüfusunun önemli bir kısmını köyden kente yerleşmiş insanların oluşturduğu bir ildir. Buna bağlı olarak hem proleterleşme eğilimi yoğundur hem de iş bulma, işte kalma, güvenceli işe sahip olma, “kendini kurtarma” ihtimalleri nüfuzlu birinin köylüsü, uzak veya yakın akrabası olma durumuyla şekillenmektedir. Makina sektöründe bir fabrika içinde geçirdiğim bir sene kadar sürede bu ilişkilerle ilgili gözlemlerime dayanarak bu ilişkilerin ne tür uzlaşmalar ve çatışmalar ile kurulup bozulabildiğini, sınırlarının neler olduğunu ve bireysellik ile bağımlılık arasındaki diyalektiği aktarmaya çalışacağım. Araştırmam, genç insanların akrabalığa bağımlılık ilişkilerine dahil olarak kendilerinin bireysel hanelerinin maddi ve kültürel bağımsızlığını sağlamaya yönelik tavizler verdiğini ama bu tavizlerin çalışma hayatına yayılmış ve gündelik hayatı keyfî olarak belirleyen üretim sürecinin bir parçası olduğunu göstermektedir.

Selin Yağmur Sönmez

Chris Hedges, direnişi temelde siyasi bir şey olarak değil kültürel bir şey olarak tanımlar. Hedges’ın tanımladığı üzere direniş, yaşanan hayatın sorgulanmasına ve onun olanca tutarsızlığı içinde anlamın aranmasına ilişkin bir eylemdir. Tutarsızlığın olduğu, iktidar ile tabi olan ilişkisinin bulunduğu, tahakküm uygulayanla ezilenin olduğu her yerde direniş tahakküme karşı farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Bir toplumun içinde barındırdığı direniş ve karşı duruş potansiyellerini ise o eylem açığa çıkmadıkça bilemeyiz.

Bununla birlikte her sanatsal direniş örneğinde, Ali Artun’un dikkat çektiği üzere, bir sanatın başkaldırısını ötekinin iktidarına sindirme tehlikesi ortaya çıkar. Günümüzde her başkaldırı, bir biçimde gösterinin bir parçası hâline getirilmektedir. Belki de Guy Debord’un söylediği gibi “Artık gösteri bütün gerçekliğe işlemiştir.” Hiçbir şey gösterinin dışında değildir. Günümüzde her şey hızla tüketilmekte, karşı duruş ve başkaldırı bile etiketlenip rafa kaldırılarak meşrulaştırılmakta, bu yolla etkisiz hâle getirilmektedir.

Günümüzde piyasanın ve tüketici kültürünün uşağı hâline gelen sanatçılar, küçük de olsa piyasada bir yer edinebilmek için kıyasıya yarışıyor. Yine Hedges’ın belirttiği gibi günümüzde gelişim ve ilerleme yalnızca teknolojik ve maddi ilerleme olarak algılanıyor. Teknokrat bir toplumda ruhun oynayacağı bir rol yok. Tüm bunlar ise kolektif bir umutsuzluk ve kaygı yaratıyor. Sanatçılara vadedilen yüksek mevkiler, para, şöhret, ödüller, burslar ve sözleşmeler onları köleleştiren ve köle hâlinde tutan unsurları oluşturuyor.

Bugün, direniş pratiklerini yeniden tanımlamak zorundayız. Raoul Vaneigem’ın tanımladığı gibi, yaratıcılığın varoluş tarzı olan kendiliğindenlik ve günlük yaşamın dönüştürülmesi, bir direniş pratiği olabilir mi? Günlük yaşamda direniş pratikleri, sanatın sıkıştırıldığı alanlardan onu kurtararak sanat ve hayat arasındaki bağı kuvvetlendirebilir mi? Gündelik hayatta herkesin binlerce kez sergilediği yaratıcılık yanında sanat eserleri nedir ki?

Gündelik hayatta devrimci yaklaşımlar ve bunların sanatla olan ilişkisine odaklandığım sunumda, başta bir avangart hareket olarak Sitüasyonist Enternasyonel olmak üzere 20. yüzyılda ortaya çıkan, gündelik hayatla sanatı ilişkilendiren hareketleri incelemeyi ve günümüz sanatında gündelik hayatın içinde sanatsal direniş pratiklerinin imkânlılığını sorgulamayı amaçlıyorum.

Sevda Çelebi

Günümüzde toplumsal travmalar dünyanın birçok yerinde toplumsal hayatı sekteye uğratan ve bireyin ruhsal bütünlüğünü olumsuz etkileyen önemli olgulardır. Bu nedenle ruh sağlığı alanında travma yaşantıları ve bu yaşantıların psikolojik etkileri sıklıkla çalışılan ve önem verilen konulardandır.

Ülkemizde geçmişten bugüne dek toplumu etkileyen birçok travmatik olay yaşanmıştır ve bu travmatik deneyimlerin bireyler üzerindeki etkileri hâlâ tam olarak bilinememektedir. Son yıllarda ülkemizde de art arda yaşanan, insan yaşamını tehdit eden ve toplumu sarsan şiddet ve yıkım olayları travmatik deneyimin etkilerinin mercek altına alınmasını ve derinlemesine çalışılmasını zaruri hâle getirmiştir.

Bu çalışma, Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaşayan ve okuyan ergenlerle yapılmıştır. Mardin, 2015 yılından bu yana birçok çatışmanın ve bombalı saldırıların yaşandığı, sivillerin öldüğü, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı, şiddetin ve yıkımın birçok şekline maruz kalan bir bölgedir. Burada yaşayan çocuklar günlerce sokağa çıkamamış, okuluna gidememiş ve saldırılara tanık olmuş veyahut göç etmek zorunda kalmışlardır.

Ergenlik dönemi kendine has içsel çatışmaların yoğun olarak yaşandığı ve bireyin benlik organizasyonu yapmaya çabaladığı özel bir dönemdir. Bu dönem, bireyin kimliğini oluşturarak üretken, mutlu, anlamlı ilişkiler geliştirmesi ve böylece sağlıklı bir yetişkinliğe geçiş yapabilmesi için önemli bir dönemdir. Bireyin kimlik algısı, içinde var olduğu fiziksel ve kültürel nesne dünyasıyla etkileşimiyle şekillenir.

Toplumsal travma, belli bir topluluğa yönelik insan eliyle sistematik olarak uygulanan, o topluluğun sosyal, kültürel, psikososyal ve ekonomik yapısını sarsan, geçmişini ve geleceğini tahakküm altına almayı amaçlayan müdahalelerin yol açtığı sonuçlardır. Ayrıca, yaralanma veya ölüm sahnelerine tanık olma, yakınlara yönelik ciddi bir tehdit veya zararın gelmesi ve-veya öğrenilmesi, kişinin içinde yaşadığı ev ve-veya toplumun yıkımı da travmatik olarak tanımlanır. H. Shmuel Erlich, deneyimsel boyutunu ele alarak toplumal travmanın kişinin uyum kapasitesini sarsması dışında yaratma ve süregiden var olmayı sürdürme kapasitesini yaralayarak ruhsallığa zarar verdiğinden bahsetmiştir. Bu sunumda toplumsal travmanın deneyimsel boyutu, psikanalitik bakış ekseninde öznel ve sosyokültürel bağlantılarla nitel olarak incelenecek bir politik psikoloji fenomeni olarak ele alınmıştır.

Araştırmanın örneklemi Mardin’in Nusaybin ilçesinde okuyan ve yaşayan 16-18 yaş arasındaki 5 kızdan ve 5 erkekten, toplamda 10 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılarla yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerde odaklanılan temalar katılımcının içinde büyüdüğü aile yapısı, kültür ve bu bağlamdaki kimlik algısı, travma deneyimi ve bu deneyimin kimlik algısına etkisi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu araştırma nitel araştırma yöntemlerinden “yorumlayıcı fenomenolojik analiz” metodu ile araştırılmıştır.

Sunumda toplumsal travma yaşantısı olan ergenlerin kimliğe ilişkin zihinsel temsilleri, öznel travma deneyimlerini nasıl anlamlandırdıkları ve bu travma deneyiminin kimlik inşasına etkisi psikanalitik kuram çerçevesinde yorumlayıcı fenomenolojik analiz yöntemi ile incelenmiştir.

Ece Duran, İrem Korkmaz, Oya Yeşim Armağan

Gece günün bittiği nokta, bir geri çekilme, 24 saatlik zaman dilimindeki bir boşluk biçimiyle tanımlandığında içine sıkıştığımız öğrenilmiş çaresizlikler üretir. Bu sayede kendimizi, daha kolay kontrol ve organize edilebildiğimiz günlük rutinler içine hapsederiz.

Gece, şehirde kamusal ve zamansal eşikler tanımlayarak farklı bir tolerans alanı oluşturur. Mekânsal ve zamansal olarak boşaltılan bir sahneye dönüşerek otoritenin görünür kılmak istediğini daha güçlü hissettirir; üstünü örtmek istediğini ise daha büyük bir güçle emer. Mimarlık, dikkatini her ne kadar mekâna odaklamış olsa da zaman katmanıyla değişen mekânsal tanımlar ve karakterler de mimarlığın öznesini birinci elden dönüştürür. Gece kullanılmayan altyapı uzantılarına ve boşaltılan yargılara yerleşen geçici mekânsal müdahaleler onlara yeni anlamlar ve işlevler kazandırılabilir, insanlara yaşadıkları mekânlar üzerinde -geceleyin de- aktif söz sahibi olduklarını hatırlatabilir.

Dolapdere Hırsız Pazarı tam da bu tartışmaların kesişiminde, gecenin sunduğu imkânlarda devinen kimlik, otorite, beden ve mekân ilişkilerinin bedenselleşmiş halidir. Her cumartesi gecesi Dolapdere sokaklarına karanlık çöktüğünde yeni bir hipergerçek kent senaryosu doğar. Saat 22.00 civarında kurulmaya başlayan pazar, ertesi günün ilk ışıklarına kadar yasal olan ve olmayan arasındaki çizginin muğlaklaştığı bir atmosfer yaratır. Bu normalleştirilmiş atmosfer, kendisinin kentsel taktiklerini ve mekânsal dilini de üretir. Pazardaki satıcılar komşu binaların cephelerine, benzin istasyonlarına, kilise duvarlarına ve terk edilmiş garajlara yerleşerek kendi mekânsallıklarını arttırırlar. Bir yandan da yasal düzenlemelerin satır aralarında ürettikleri yeni meşruiyeti koruyacak korsan stratejiler geliştirmişlerdir. Örneğin karşılıklı iki kaldırımın farklı belediyelerin sınırlarına dahil olduğu Mirimiran Sokak hattına yerleşen Hırsız Pazarı, olası bir polis baskınında sığınacak kaçış noktaları yaratan bir doğal liman gibidir.

Polisin müdahil olmadığı, otoriteden uzak bir zamansal-mekânsal aralık yaratılmış olması ve satılan malların çalıntı objeler, satıcıların ise aslında birer hırsız oluşu yere ve zamana özgü yeni bir meşruiyet katmanı inşa eder. Ziyaretçinin gün boyunca hırsız ve suçlu kimlikleriyle tanımladığı ve sakındığı insanlar, cumartesi geceleri bu pazarda gündelik sohbetler kurduğu, pazarlık yaptığı, şakalaştığı, dünya meselelerinden konuştuğu birer satıcı kimliğine bürünür. Bir yandan da kendini takip eden yankesicilere karşı bireysel güvenlik taktiklerini geliştirmek durumundadır. Sadece gecenin karanlığına yerleşebildiği ve doğası gereği tüketici haklarından bahsedilemediği bir gerçeklik tanımlayan Dolapdere Hırsız Pazarı’nda dolaşanlar, kusurlu mal satın almamak için taşıdıkları el fenerleri ile de yeni bir mekânsal-bedensel deneyim üretir.

Sunum, konumlu bilgi ve yeryazımı gibi eleştirel yöntemlerle hareket ederek günlük yaşamın ürettiği kimlik, ahlak ve hukuki kodlar, gecenin evcilleştirilmesi, suç mimarileri ve kendileme topoğrafyaları gibi alanlarda tartışmalar açmayı hedeflemektedir.

2 Ağustos

Hasan Basri Çifci

Klasik bir satış sözleşmesinin konusunu oluşturan malın ayıplı çıkması durumunda İngiliz hukuku satıcı taraf lehine işleyen hükümler öngörmüşken Alman hukuku neden alıcı taraf lehine işleyen hükümleri tercih etmiştir? İngiliz hukukunda külfet alıcının omuzlarındayken Alman hukukunda aynı durumdaki bir alıcının satıcı karşısında malın ayıpsız misliyle değiştirilmesini talep etme, bedelde indirim isteme, sözleşmeden dönme gibi geniş seçimlik haklara sahip olması nasıl açıklanabilir? Aynı durum Fransız hukukunda, Türk hukukunda veya Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Sözleşmeler Hakkında Birleşmiş Milletler Anlaşması, 1999/44/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi gibi uluslararası belgelerde neden farklı şekillerde düzenlenmiştir? Farklı hukuk sistemleri, birbirine benzeyen sözleşmelerde oluşabilecek ve birbirine benzeyen uyuşmazlıklara ilişkin olarak neden birbirine pek de benzemeyen çözümler sunmaktadır? Bu çeşitliliğin rasyonel bir temeli olduğu söylenebilir mi? Bu farklılıkları sosyolojik bir temelde açıklamak mümkün olur mu?

Sunum, yukarıdaki ve yukarıdakilere benzer sorulara cevap vermek üzere Zygmunt Bauman’ın “sosyolojik düşünmek” kavramının merkezine sözleşmeler hukukunu yerleştirerek hukukun bu özelleşmiş çalışma alanını yine hukukun sosyolojik olarak ele alınış biçimleri ekseninde tartışmayı amaçlamaktadır. Sözleşmeler hukukunun sosyolojisi, sosyolojinin kurucu teorisyenlerinden Max Weber’in özel olarak hukuk sosyolojisini ele aldığı çalışmalarından ve Karl Marx’ın ve Émile Durkheim’ın genel olarak hukuku araçsal nitelikleri üzerinden tartıştıkları yaklaşımlarından başlanarak, hukuku toplumsal gerçeklik olarak ele alan Léon Duguit’in, yaşayan bir olgu olarak ele alan Eugen Ehrlich’in, psikososyal bir gerçeklik olarak ele alan Leon Petrażycki’nin, etik-buyurucu toplumsal koordinasyon biçimi olarak ele alan Nicholas Timasheff’in, toplumsal tiplerin düzeni olarak ele alan Georges Gurvitch’in, bir alt sistem olarak ele alan Niklas Luhmann’ın ve yönetimsel-ölçülebilir bir toplumsal kontrol türü olarak ele alan Donald Black’in çizdiği teorik düzlemler üzerinden kurulacaktır. Bu genel teorik soruşturmanın ardından sözleşmeler hukuku, “sözleşme” kavramının içeriğinin ve taraflarının “mülkiyet” kavramının içeriği ve taraflarıyla ilişkisi bağlamında değerlendirilecek ve bu değerlendirme “dayanışma”, “modernleşme” ve “küreselleşme” kavramları ekseninde tartışmaya açılacaktır.

Bu çalışmanın açık hedefi, Bauman’ın inşa ettiği sosyolojik eksenin sözleşmeler hukukundaki iz düşümünü tespit etmek ve bunu yaparken özel olarak hukuk sosyolojisinden faydalanmaktır. Gizli hedefiyse, belki, sözleşmeler hukukuna ilişkin soruları bıraktığı yerden yeni birtakım soruların sorulmasına yardım etmek olacaktır.

Mertcan Altınsoy

Dile bakışı dilbilimin yapısalcı yaklaşımı temelinde olmayan ve toplumda ortaya çıkan dille ilişkili sorunları ele alarak ona tekrar insaniyeti kazandıran toplumdilbilim, çok dillilik hakkında düşünürken dilin de ne olduğunun tartışılması gerektiğini hatırlatıyor. Farklı kültürel bileşenler dili her topluluğun gerçekliğine göre tekrar tanımlama ihtiyacını doğuruyor. Antropolojik, sosyolojik ve ekonomik yaklaşımlardan beslenen toplumdilbilim bu çeşitliliği kavramak için fırsatlar sunmakta.

Çokdillilik insana özgü karmaşık olgulardan bir tanesi ve ortaya çıktığı bağlama göre farklılık göstermekte. Bu durumları açıklarken toplumdilbilim tarihsel süreci, demografik yapıyı, sosyal sınıf tabakalarının varlığını, yaş ve cinsiyet gibi göstergeleri, dini ve etnik çeşitliliği, buna benzer ve ele alınan topluluğa özgü kayda değer kültürel her türlü ögeyi çalışır ve etnografik saha araştırması metotlarını benimser ve tercih eder.

Birçok araştırma gösteriyor ki dil kullanımı, farklı etnik kökenden gelen konuşanlar arasında birden fazla dilin eş zamanlı kullanılmasıyla akıcı bir şekilde devam edebilir. Örnek verecek olursak, Hollanda’da yasayan Faslı bir bireyin, Felemenkçe cümlesinin içine Arapça veya Türkçe bir kelime koyduğunu ve bunun konuşmaya katılan herkes tarafından anlaşıldığını düşünebiliriz.

Bu durum öncelikle “dil edimi” ve “dil yetkinliği” tanımlarıyla ilgili düşünmeye itiyor. Çokdilli bağlamlardaki kullanımların nasıl tanımlanacağı konusunda farklı yaklaşımlar ortaya atılıyor. Bu kullanımları adlandıran terimler tartışılıyor: Örneğin neye “ödünç alma” deyip diyemeyeceğimiz veya “dil değiştirimi” teriminin dili doğru bir yaklaşımla ele alıp almadığı gibi. Bu sorunlardan yola çıkarak aslında dilin ne olduğu ve onu nasıl düşündüğümüz önemli bir tartışma konusudur.

Bunların temelinde yatansa dil ideolojisidir. Dile olan yaklaşımımız, onun öncelediği kullanımları benimsememize veya karşı koymamıza neden olur. Birçoklarının düştüğü ikilemse söylemde ve pratikte çelişkili tutumlar sergilemektir. Diller üzerinden konuşmaya devam edersek bu durum, çevresinde bulunan diğer diller üzerinde baskı kuranlar için geçerli olduğu gibi, baskılanan diller için de geçerlidir. Başka bir deyişle, temelde ulusal veya etnik dil merkezli, dilleri birbirinde homojenmişçesine ayırma eğilimindeki düşünce sistemi vardır. Bu düşünce örneğin eskiden ikidilli çocukların zekâ geriliğine sahip olduğu ve bu sebeple geç konuştukları gibi artık geçersiz olduğu tartışmasız kabul edilen önermelerin bir yansımasıdır. Hâlâ daha dilbilimcilerin bile bazen göz ardı ettikleri bu temel ayrım, aslında dillerin uzun zamandır etkileşimde olduğu gerçeğidir.

Son yıllardaki göçler, dünya üzerindeki hareketlilik ve internetin sağladığı kaynak dille iletişimde kalma imkânları, çokdilli ortamların artış göstermesine ve toplumları daha büyük ölçekte etkilemeye başlamasına yol açtı. Ben de sunumda dil pratiklerinden yola çıkarak alışılagelmiş sosyal kategorilerin iç içe geçerek kaybolma eğilimi gösterdiklerini, ulusal veya etnik dil merkezli düşüncenin aslında heterojen olan insani durumla çatışmasını ve toplumdilbilimin çokdilli insan ve toplumla ilgili getirdiği yeni yaklaşımları tartışacağım.

Gülşah Sedefoğlu

Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan yoksulluk, yalnızca gelişmemiş ülkelerin değil gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerin de ortak bir sorunu hâline gelmiştir. Bu doğrultuda sorunları hep birlikte ele alıp refah ve barış içinde yaşamak amacıyla evrensel bir eylem çağrısı olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ortaya atılmıştır. Yoksulluk ile mücadele edilip yoksulluğa son verilmesi, küresel hedefler olarak da bilinen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin ilk maddesini oluşturmaktadır. Yoksullukla mücadele çok uzun yıllardır devam etmesine rağmen şiddeti artmakta ve beraberinde birçok sorunu da getirmektedir. Yoksulluğun bir kelime olarak açıklanması yoksulluk türlerine göre değişkenlik göstermekte ve farklı tanımlamaların yapılarak farklı yaklaşımlar ortaya atıldığı görülmektedir.

Yoksulluk genel olarak bireyin temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli güce sahip olmaması şeklinde tanımlanmaktadır. Bununla birlikte yoksulluğu ihtiyaçların karşılanması için sahip olunan minimum gelir düzeyi ve yoksulluk sınırı altında kalmak olarak da tanımlamak mümkündür. Yoksulluk ile birlikte gelir dağılımındaki eşitsizlik de yalnızca Türkiye’nin değil gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere dünyada karşılaşılan en büyük sorunlardan biridir. Gelir dağılımındaki adaletsizliklerin beraberinde yoksulluk gibi önemli sorunları da getirdiği, birbirlerini doğrudan veya dolaylı olarak etkiledikleri görülmektedir. Ancak özellikle son yıllarda yapılan çalışmalar yoksulluğu birey veya hanehalkının yalnızca gelir ve harcamalarını dikkate alarak tek boyutlu olarak açıklamanın yeterli olmadığı yönündedir. Gelir yetersizliğinin yanında sağlık durumunun kötü olması, eğitim eksikliği, düşük kaliteli bir işe sahip olunması, yaşam standartlarının yetersizliği ve şiddet tehdidi gibi insanların yoksunluk deneyimlerini oluşturan birçok faktör dikkate alınmakta ve bu faktörlerin dikkate alındığı çok boyutlu yoksulluk kavramı ile yoksulluğa farklı bir bakış getirilmektedir.

Sunumun ilk bölümünde ortaya atılan yoksulluk tanımlamaları ve yoksulluğun belirleyicileri üzerinde durularak yoksulluk Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde değerlendirilecektir. Sunumun ikinci bölümünde gelir eşitsizliği ve ölçüm yöntemleri açıklanıp yoksulluk ile ilişkisi tartışılacaktır. Bununla birlikte betimsel istatistiklerden yararlanılarak Türkiye’de ve diğer ülkelerde yoksulluk ve gelir eşitsizliğinin genel görüntüsü çizilecektir. Sunumun üçüncü ve son bölümünde literatür değerlendirilerek yoksulluk ve gelir eşitsizliği üzerine yapılan çalışmalara genel hatları ile yer verilip çözüm önerileri sunulacaktır.

Burcu Tüm

Sunumda göç deneyimi sonrasında yeni kent mekânlarını deneyimleyen kadınların kentle olan ilişkileri, taktikleri ve yeni kent mekânı ile birey bazında etkileşimleri ve sınır algılarının mekân üzerinden değişimine odaklanılacaktır. Kentsel bağlamda göç bir kırılma olgusu olarak ele alınmıştır ve kentin varoluşundaki olmazsa olmazı olarak değerlendirilmiştir. Genel olarak göç anlatısı bir kurbanlaştırma aracı olmaktan çıkartılıp küresel, postmodern dünyanın kentlerinin ana varoluş dinamiği içerisinde ele alınmış ve göçmen kişi postmodern insanlığın sürekli değişen, dönüşen ve hareket eden kimliğiyle değerlendirilmiştir. İstanbul’a çeşitli araçlar ve nedenlerle yalnız göç eden kadınlarla araştırılma yürütülmüş ve bire bir derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Duyular sosyolojisinin yöntemlerinden yararlanılmış, görsel sosyoloji araştırma için araçsallaştırılmıştır. 21. yüzyılın küresel dünyasında hâlâ tartışma konusu olan toplumsal cinsiyet ikililiğine mekânsal düzlemde bir eleştiri getirilmeye çalışılmıştır. Bundan dolayı kadınların kendi göçmenlik durumlarını nasıl anladıkları üzerine durulmuş, yöntemsel olarak da kendilerinin kentsel mekân kullanımlarına odaklanmaları üzerine çalışılmıştır. Çalışmanın bir aracı değil bir parçası oldukları ve bu çalışmayı birlikte yürüttüğümüze dair bir anlayış ortaya konulmuştur.

Nedeninden bağımsız olarak yola çıkan kadınlar vardıkları bu yeni kent mekânında kullanım pratikleri üretirlerken metropolün bir parçası olma koşullarına bakılmıştır. Bu anlamda İstanbul’da bulunma sürelerine ve bu süreçte değişen pratiklerin üzerinde durulmuştur. Kenti nasıl algıladıkları, nasıl gördükleri irdelenmiş ve bu anlamda İstanbul yeni geçenleri-duranları-kalanlarıyla yeniden bir kozmopolit bir kent olarak ele alınmıştır.

Çalışmanın kendisi genel olarak göçmen kadınların tümünün yaşadığı bir kent deneyimi sunmayı hedeflememekle beraber özne-kişi üzerinden etnografik bir düzlemde değerlendirildi. Bu süreçte onların bu çalışmanın bir parçası olmaları ve bu göç krizi sonucunda yeni kent mekanları olan İstanbul’da kurdukları mekânsal toplumsallığı hatırlamaları bu çalışmanın bir parçası olmuştur. Bu anlamda araştırmacı olarak ben (Burcu Tüm) ve değerli tez danışmanım Doktor Öğretim Üyesi Ayşen Şatıroğlu kadınların göç deneyimlerindeki anlatıları üzerinden bir yolculuğa çıkmış bulunduk. Bundan ötürü bütününde bu çalışmayı bir yolculuk deneyimi olarak okumaktan yanayım. Amacım bu kadınların İstanbul’a varıp varmadıklarını araştırmaktansa şimdi ve İstanbul’un çeşitli bölgelerinde ürettikleri pratiklere bir anlık pencere açabilmektir.

Tartışma
Sosyal Bilimler ve Diğer Bilimler Arasındaki Ayrım Nasıl Azaltılabilir? (1)

3 Ağustos

Gökhan Mülayim

Sunum Türkiye’de Kürtçe yayımcılığın, yazınsal Kürtçenin kullanımı ve reprodüksiyonu için uygunsuz koşullar altında ortaya çıkışını ve gelişimini incelemeyi amaçlamaktadır. Geç Osmanlı döneminde filizlenen Kürtçe yayımcılık faaliyetleri Kürt dilinin kamusal alandaki kullanımının ve görünürlüğünün yasaklandığı 1924’ten itibaren ya Türkiye’deki gizli siyasi-entelektüel ağların ya da diasporadaki aktörlerin aktiviteleriyle sınırlı kaldı. 1991 yılında Kürtçe üzerindeki yasakların hafifletilmesinin ardından ortaya çıkan yayımcılık alanı 2000’lerde Avrupa Birliği üyelik süreci kapsamında yapılan reformlar ve Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerinin 2015’e kadar uyguladığı görece liberal Kürt siyasetiyle gelişimini sürdürdü. Söz konusu gelişmelere karşın Kürtçe yayımcılık faaliyetleri, hem on yıllarca uygulanan yasakların hem de süregelen engellerin yazınsal Kürtçe üzerindeki olumsuz etkilerinden hala mustariptir. Bir yandan Türkiye’de Kürtçe okuryazarlığının oldukça düşük olması diğer yandan da bu dildeki yayımcılık faaliyetlerinin meşruiyetinin müphemliği yayımcıların karşısına hukuki, iktisadi ve kamusal algılardaki bariyerler olarak çıkmaktadır.

Türkiye’de Kürtçe yayımcılığının oluşumunu inceleyen bu çalışma hem bu dilde yapılan yayımcılığın mümkünlük koşullarının art zamanlı oluşumuna hem de bu alanı şekillendiren  eş süremli dinamiklere odaklanmaktadır. Bir yandan arşiv araştırmasıyla derlenen ikincil kaynaklara diğer yandan da derinlemesine görüşmeler yoluyla elde edilen niteliksel verilere dayanan bu araştırma bir kültürel direniş biçimi olarak Kürtçe yayımcılığın, diğer birçok kültürel üretim alanlarından farklı olarak kültür ve iktisattan ziyade kültür ve siyasetin kesişiminde bulunduğunu savlamaktadır. Sunum, bir kültürel direniş biçimi olarak Kürtçe yayımcılığı yekpare bir hareket olarak almak yerine Fransız sosyal bilimci Pierre Bourdieu’nün alan kavramsallaştırmasından yararlanarak söz konusu direniş biçimini tesis eden karmaşık dinamikleri çerçevelendirmekte ve Kürtçe yayımcılık alanının oluşumunu şekillendiren iki temel moment tespit etmektedir: Mücadele ve rekabet. Bu momentlerden ilki Kürtçe yayımcıları ile devlet, piyasa ve yaygın kamusal algılar arasındaki zıddiyet ilişkilerini işaret ederken ikincisi söz konusu yayımcılar arasındaki çekişme ilişkilerini ifade etmektedir. Bu sav yalnızca ampirik bir vaka olarak Türkiye’de Kürtçe yayımcılığının oluşumunu açıklamakla kalmamakta, kültürel direniş kuramının zıddiyet kavramına aşırı vurgu yaptığını tespit ederek kültürel direnişlerin karmaşık dinamiklerini açıklayabilecek bir araç olarak alan kavramını önermektedir.

Tartışma
Sosyal Bilimler ve Diğer Bilimler Arasındaki Ayrım Nasıl Azaltılabilir? (2)

Tartışma
Sosyal Bilimler ve Diğer Bilimler Arasındaki Ayrım Nasıl Azaltılabilir? (3)

Değerlendirme Toplantısı

4 Ağustos

Kapanış Toplantısı