Poedat Akademisi
3. Buluşma

1-4 Ağustos 2021
The Greenhouse, Geyikbayırı, Antalya

Akademi, doğası gereği bir açıklığın alanıdır; çarpıcı, alışılmadık, uçsuz bucaksız… Günümüzde akademi kâr odaklı, nicelik temelli ölçütlerin belirleyici olduğu ve sonucun sürece yeğlendiği bir yapıya evriliyor. İster içinden ister dışından olsun akademiyi dönüştürmenin, hiç değilse “başka bir akademi”yi çağıran akışlar yaratmanın zamanı geldi. Poedat Akademisi; sosyal bilimler alanında çalışan akademisyenlere ve doktora sonrası araştırmacılara, akademisyenliği düşünen veya akademiyle bir şekilde bağını korumak isteyen üniversite öğrencilerine ve üretimlerine akademi dışından devam eden bağımsız araştırmacılara yönelik gerçekleştiriliyor.

Güncel çalışmaların sunulacağı ve birbirinden farklı tezlerin, makalelerin, soruların tartışmaya açılacağı Poedat Akademisi, olgunlaştırıcı bir çember olma özelliği taşıyor. Amfilerde sıkışmaya, çarçabuk yapılan okumalara ve gerçekliğin kendilerinin tekelinde olduğunu düşünen kişilere, kurumlara ve yetkelere karşı Poedat Akademisi yalınlığı, yavaşlığı, çeşitliliği önemsiyor. Poedat Akademisi üyeleri doğanın içinde, yoğunlaşmaya uygun, entelektüel tartışmaların kişisel paylaşımlarla bütünleştiği bir ortamda birlikte yaşıyorlar.

Programda çeşitli değişiklikler olabilir. Salgın nedeniyle etkinlik boyunca çeşitli önlemler alınacaktır. Söz konusu önlemler kabul edilen katılımcılara etkinlik yaklaştığında ayrıca bildirilecektir.

Program

Oturum özetlerini incelemek için oturum başlıklarına tıklayabilirsiniz.

1 Ağustos Pazar

10.00-13.00
Varış

13.00-15.00
Kayıt

15.00-16.00
Açış Toplantısı

16.15-17.15, Tuna Öğüt

Bu bir Dudakların Cengi araştırması. Burada yerin cinsiyetli ve cinsel benliklerle karşılıklı dönüşümlerini incelediğim bir çalışma yapıyorum. Bu dönüşümlerin yapısal sökümlerini yapabilmek için mimari sorgulama araçlarına başvuruyor ve etnografik yöntemler kullanıyorum. Çoğunlukla İstanbul’da düzenlenen bir performans etkinliği serisi olan Dudakların Cengi’ne ilk kez 2018’in sonbaharında katıldım. Takip eden üç aydan sonra bu araştırmayı burası hakkında yapmaya karar verdim. Dudakların Cengi, drag ve lubunya kültürlerinden beslenen bir açık sahne dudak oynatma/kayıttan çalma (lipsync/playback) etkinliği serisi. Araştırmayı mümkün kılan katılımcıların bir kısmı da dahil olmak üzere birçok kişiyle burada tanıştım.

Dudakların Cengi sadece bir etkinlik serisi olmanın ötesinde katılımcıların kıyafetlerine, dolaplarına, rotalarına, günlük alışkanlıklarına doğru uzanan bir yer. Dudakların Cengi’ni anlayabilmek için ona oluş hâlinde bir yer olarak bakıyorum. Etrafında şekillenen ilişkileri, yaratıcı müşterek edimleri ve benliklerin inşalarını analiz ederken bunların mekânsallığını tartışmaya açıyorum. Cinsiyetli ve cinsel benliklerin yer ile karşılıklı olarak birbirini dönüştürmesine içkin sosyal ilişkilerin, bedensel durumların, kültürel katmanların ve tarihî yüklerin yapısal sökümlerini yapabilmek için mimari sorgulamanın sunabileceği araçları keşfetmek istiyorum. Bunun için Derridacı bir arşiv kavramını kullanıyor ve Dudakların Cengi katılımcılarını ve bu etkinliğin bedenselliğini bir arşiv olarak tartışıyorum. Bu türden bir mimarlık tartışmasında, mimarlığın materyalinin dans, sohbet, izlenen bedenler, makyajlar, peruk ve elbiseler, renkli ışıklar ve müzikten oluştuğu, yerin bunlarla kurulduğu tartışılabilir. Yer kavramını, sürekli değişim ve yeniden üretilme hâlinde düşünmek, özcü ve kökenci yer kuramlarının ötesine geçen bir kavrayışı mümkün kılabilir. Öyleyse, oluş hâlindeki bir yerin bedenlerle ve cinsiyetli benliklerle karşılıklı olarak birbirini kurduğunun izini sürmek mümkün hâle geliyor.

Yerin cinsiyetli ve cinsel benliklerle karşılıklı dönüşüyor olması, bir tür geçiş deneyimini ima ediyor ki böyle bir geçiş deneyiminin trans bir deneyim olduğunu tartışmak mümkün. Nitekim, bu tartışmanın üzerine kurulduğu kişilerin bazıları kendilerini trans olarak tanımlıyor. Fakat tartıştığım şey trans kişilerin deneyimleri olmaktan ziyade, çeşitli deneyimlerin translığı. Böylesine bir translık tartışması ile transcinsiyetliliği bir çeşit tür olarak ele alan, medikalize eden, beden-zihin ayrılmasına indirgeyen veya translığı, ortak bir deneyimi olan tekil bir hâl olarak ele alan görüşlere çeşitli eleştiriler sunuyorum. Bu bakımdan, trans çalışmalar alanında, bedenlerin ve benliklerin kurulması konusundaki tartışmalara mekânsal bir kanaldan eklemleniyorum.

2 Ağustos Pazartesi

08.00-09.00, Gözde Türkeli

Günümüzde gerek otoriter rejimlerin sürekliliğini sağlamada kullanılan bir araç olarak gerekse özgürlükçü hareketler ve protestolar bağlamında iki farklı yüzüyle yığınların (kitlelerin) psikolojisi üzerine çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Sosyal psikoloji veya çağdaş toplum sosyolojisi alanında çalışan kimi teorisyenler tarafından yığınları oluşturan düzensiz ve heterojen kalabalıkların meydana getirdiği sosyal olgu ile homojen grupların ve örgütlü hareketlerin toplantı, gösteri yürüyüşü, miting ve diğer çeşitli protestolar aracılığıyla sergilediği kolektif bilinç hâli birbirinden ayrıştırılmaktadır. Kimi teorisyenler tarafından ise ne kadar eğitimli, bilinçli ve özerk varlıklar olursa olsun bir gruba-yığına dahil olan bireylerin iradesini kaybettiği ve tabiri caizse yığının bir aparatı hâline dönüştüğü ileri sürülmektedir.

Bireyin yığın içerisinde irrasyonel davranmaya başladığını ileri süren görüş, ilk olarak 1896’daki Kitlelerin Psikolojisi (Psychologie des Foules) adlı çalışmasıyla Fransız düşünür Gustave Le Bon tarafından ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. 19. yüzyıla hâkim olan pozitivizm başta olmak üzere çağın gelişen bilim dalları olan Darvinci zooloji, medikal bilim, ırk antropolojisi ve hipnotizma teorilerinin bir bütün olarak bu görüşün oluşmasına katkı sağladığı görülmektedir. Le Bon’a göre, yığındaki her türlü hareketlilik, söz ve duygu bir akış hâlinde hızla yayılarak katılımcıları etkilemektedir. Bu nedenle kitleye-yığına dahil olan birey, ya yığına liderlik eden kişiler tarafından ya da kalabalığın genel ruh hâliyle baskı altına alınmaktadır. Telkin yoluyla kalabalıklar, tek başlarına onaylamayacakları veya aktif olarak katılmayacakları pek çok şiddet olayına ve taşkınlığa yönelmektedir. Bu ruh hâli suç işleme eğilimini de artırmaktadır; zira sorumluluk duygusu, birey yalnız başınayken suç işlemekten önleyici bir tesir yaratmaktadır. Ne var ki bu duygu, yığının heyecanı içinde silinmekte ve bireyi suçun kim tarafından işlenmiş olduğunun bilinemeyeceği bir anonimlik (anonimity) düşüncesine itmektedir. Sonuç olarak, kalabalık içinde azalan sorumluluk duygusu, artan heyecan ve zayıflayan bilinçle, bireyler ilkel dürtülerine geri dönerek suç işlemeye daha yatkın bir hâle gelmektedir. Üstelik, 19. yüzyılın sonlarına doğru, kriminoloji alanında çalışan bazı isimlerin (Scipio Sighele, Gabriel Tarde, Giuseppe Pugliese) yığın hâlinde işlenen suçlarda kitleyi azmettiren liderlerin ceza sorumluluğunu artırma veya tam tersi şekilde, suça sürüklenmiş kişilerin ceza sorumluluklarında indirime gitme şeklinde görüşleri savunduğu görülmektedir. Bütün bu tartışmalar, İtalyan ceza kanununda özel bir düzenleme öngörülmesine de neden olmuştur. En nihayetinde toplumların ekonomik, sosyal ve siyasal kriz dönemlerinde kırılgan hâle geldiği zamanlar göz önüne alındığında artan taşkınlıklar, linç vakaları veya faşizan eğilimler açısından bu teori bir haklılık payı taşımaktadır.

Diğer taraftan, bu görüşlerin yığınların sosyopsikolojisine ilişkin “otorite” merkezli görüşler olduğu ve spesifik olarak Le Bon’un tespitlerinin Paris Komünü deneyimini yeni bastırmış Fransa’da, yazarın devletçi yaklaşımıyla yazılmış olduğu ileri sürülmektedir. Rastgele toplanan ve galeyana gelen yığınlarla, örgütlü kitlelerin ruh hâli benzerlik göstermeyebilir. Kolektif bilinç, bireyin iradesini tamamen ortadan kaldırmadığı gibi kolektif ruhun sadece olumsuz anlamıyla ele alınması her türlü örgütlü grup ve kitlenin de kriminalize edilmesi tehlikesini taşımaktadır. Üstelik kalabalığı oluşturan bireylerin ideolojik eğilimleri, eğitim-bilinç düzeyleri ve grup içerisindeki etkileşim şekilleriyle ortaya çıkan şey, çok daha karmaşık bir yapıdır. Bu nedenle sunumumda, yığınlar üzerine yazılan farklı teoriler öncelikle karşılaştırılacak, yığın psikolojisinin etkileri ele alınacak, daha sonra ise çağdaş toplum sosyolojisi esas alınarak kitlelerin bilinçli ve bireyi ezmeyen bir örgütlenme biçiminin mümkün olup olmayacağı tartışılacaktır. John Drury, Clifford Stott ve James M. Jasper’in görüşlerinden hareketle bu imkân sorgulanacaktır.

09.15-10.15, Özgün Rüya Oral

Kentsel dönüşüm bugüne dek sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında, farklı disiplinler tarafından yerinden etme, mutenalaştırma, mülksüzleştirme, planlama gibi hususlar etrafında tartışıldı. Hukuk alanında ise yasaların ve düzenlemelerin uygulanış biçimlerine yahut doktrinel tartışmalara dair birçok çalışma yapıldı; bunlar genel itibariyle hukukun kendi tekniği ve mantığı kapsamında yapılmış çalışmalardır. Ancak tüm bu çalışmalar, kentsel dönüşüm süreçlerinde hukukun, mülksüzleştirme yoluyla sermaye birikimi amacı ile nasıl araçsallaştırıldığına ilişkin bir çalışmaya duyulan ihtiyacın altını çizmiştir. Bu anlamda, bu sunum, hukukun tarihsel politik ekonomi ile bağını kurarak kendisine ilişkin teknik ve teorik tartışmaların arka planında bırakılmış öz hikâyesini göstermeyi arzulamaktadır. Bu yanıyla hukukun devlet ve güç ile olan ilişkisini irdelerken diğer yandan da pozitif hukuk malzemesi ile hukukun politik ekonomisine ilişkin disiplinlerarası çalışma için bir alan arayışı niteliği taşımaktadır.

Bir Global Güney ülkesi olarak Türkiye’nin enformel yapılaşma, market ekonomisine geçiş, finansallaşma süreçlerinin her biri kendine özgü şekilde gelişmiştir. Ananya Roy enformelliği, bir olağanüstü hâl ve belirsizlik ve farklı, kendisine has bir planlama rejimi olarak tanımlarken, Global Güney’e ilişkin kentleşme özelliklerinin Global Kuzey’in tanımları ve süreçleri üzerinden değerlendirilmesine ve legalize edilmesi gereken, yasa dışı bir durum şeklinde algılanmasına karşı çıkıyordu. Buradan hareketle, bu sunum, Türkiye’nin enformel kentleşmesini sistem dışı, yasa dışı, illegal, unutulmuş, ihmal edilmiş, eksik bırakılmış olarak tanımaktan ziyade kendisine has gelişimi ve örüntüleri olan, bu şekliyle kurgulanmış ve regüle edilmiş bir rejim olarak okumaktadır. Belirsizlik de bu kentleşme rejimin ihtiyaçlarına uygun olarak şekillenmiştir. Nitekim, Roy’un, devletin tam da kalbinde bulunan ve devletin mekânsal pratikleri ile güç pratiklerinin ayrılmaz bir parçası olarak ortaya koyduğu bu enformellik, Türkiye’nin neoliberal finansallaşma sürecinde formalize edilmek istenmiş, yasal belirsizlik de bu formel özel mülkiyet rejiminin kurulabilmesi için bir araç olarak sahneye çıkmıştır.

Sunum, bu arka planda, yasal belirsizliği, sermaye ilişkilerini istenen yönde yönetmek için temel bir araç olarak okuyarak yasal belirsizliğin başarısızlıktan ziyade amaçlanan bir yönetim şekli olduğunu imler. Bunu mümkün olan en açık şekilde ortaya koyabilmek için de pozitif hukuk malzemelerinden faydalanır. Bu kapsamda İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı Pazariçi Mahallesi’nde süregiden kentsel dönüşüm sürecine ilişkin kamulaştırma, acele kamulaştırma, riskli alan iptal davaları, plan değişiklikleri ile ilgili 2012 sonrası mevzuat düzenlemeleri incelenmiş ve içerik analizi yapılmıştır. Bu analiz neticesinde hukuk devletinin farklı ayakları olan yasama, yürütme ve yargı erklerinin yasal belirsizliğin görünümlerine kendilerine özgü katkıları sınıflandırılmıştır. Sunum, yasamanın iş ve işlemlerini (çıkarılan yasa ve düzenlemeler) yasal belirsizliği yaratma, yürütme ve yerel yönetimlerin iş ve işlemlerini (plan kararları, kentsel dönüşüm projelerine ilişkin alınan yönetimsel kararlar) yasal belirsizliği şekillendirme ve yargının kararlarını ise yasal belirsizliğin derinleştirilmesi başlıklarında tartışmaktadır.

20.00-21.00, Genco Devrim Barikan

Sunumda Franz Kafka’nın özellikle Yasanın Önünde hikâyesi ve hiç kimseye ait olan Orfe mitinin üzerinde durarak, bu metinlerde göreceğimiz “sonsuz” mesafe kavramını araştırmayı, bunu yaparken de daha genel olarak mesafe kavramını karmaşıklaştırmayı umuyorum.

Sonsuz bir mesafenin, Kafka’nın hikâyesinde okuyacağımız gibi, hiyerarşik yapıların tesis edilmesindeki rolünü, fakat yine aynı hikâyede bu kavramın bir yandan da tesis ettiği hiyerarşiyi imkânsız kılması, tezlerimizden bir tanesi olacak. Hikâyede, Gardiyan’ın, Köylü’nün önünde Yasa’ya giden sonsuz bir mesafe tasvir ettiğini okuyoruz. Bu tasvire göre, Köylü ne kadar ilerlerse ilerlesin, her zaman önünde hâlen katetmesi gereken sonsuz bir mesafe kalacak. Bu sonsuz mesafenin, sonsuz olarak sabit kaldığı ölçüde, Köylü’nün önünde adeta nesneleştiği, bir nesne olarak durduğu söylenebilir (Nesne [Object]: obicere; ob- + -iacere; öne-önceye koyma [to put before]) . Benzer şekilde, Köylü’nün önünde asla katedemeyeceği bir mesafe dururken, Yasa’nın ise, Evrensel ve Tikel olanın karşılaşması minvalinde düşünülürse, kendisine giden bu sonsuz mesafeden başka bir şey olmayabileceği düşünülebilir. Bir diğer deyişle, Köylü Yasa’ya çoktan varmıştır: Yasa’ya giden mesafenin Köylü’nün önünde bu denli bir nesneye dönüşmesi, Köylü’nün veya daha genel olarak öznenin de bu nesneye çoktan dahil edilmiş olmasını kaçınılmaz kılar; çünkü Yasa’ya giden ve Yasa’nın kendisi olan bu nesne, öznenin kendisini ondan ayrı tutmak için ihtiyaç duyacağı mesafenin ta kendisidir. Yasa, Köylü’nün Yasa’yla arasındaki mesafe olduğu ölçüde, onunla zaten çoktan bu mesafe olarak temas hâlindedir.

Bu bağlamda, Jacques Derrida’nın Kafka’nın hikâyesi üzerine yazdığı aynı isimli metnini -daha doğrusu bu metnin, bahsedeceğimiz bu sonsuz mesafenin beden ve duruş ile olan imkânsız ve gerekli ilişkisini ima eden yalnızca bir satırını- okuyacağız. Etimolojik olarak mesafe yani “distance” (Latince di- + -stare [ayrı durmak, to stand apart from]) mesafeyi ayrı duran veya durabilen iki öge arasında koyuyor. Fakat hikâyede, Köylü’nün Yasa’yı görmek için eğiliyor olması ve bu eğilişin Yasa’nın alçakta ve bu yüzden de (dik) durmuyor olmasını ima etmesi, Yasa’nın mesafe kavramını bozduğu iddiasını güçlendirebilir. Bununla birlikte, Yasa dik durmadığı ölçüde onu ironik bir şekilde dik duruşuyla temsil eden Gardiyan’ın tam bir tezatını oluşturması, bir bakıma Yasa’nın temsiliyetinin -gardiyanlar, yargıçlar, polisler, duruşmalar, mahkemeler tarafından- olasılığına dair bir şüpheyi de beraberinde getiriyor. Derrida’nın “Yasanın Gücü” (“Force of Law”) adlı makalesi de burada tartışmayı genişletecektir.

Konuşmanın diğer bölümünde, mesafenin bedenselliğini de ön planda tutacak şekilde, Maurice Blanchot’nun Yazınsal Uzamlar (L’espace littéraire) kitabından kesitler okuyarak çok benzer bir sonsuz mesafeyi, aşkı olan Evridiki’yi arkasına alarak Hayat’a doğru umutsuz-çünkü-kategorik bir yürüyüş icra eden Orfe’nin önünde bulacağız. Orfe’nin bahsiyle birlikte anlatımızdaki ön-arka edatlarının anlamları da esnemeye başlıyor: Yukarıda bahsedildiği gibi, bu son derece bedensel gramerin metafizik bir eylem ifade eden nesneleştirme hareketi ile olan bağı ve bu nesneleştirme-soyutlaştırma hareketinin mantıksal olarak sonsuz bir mesafe kavramına ihtiyaç duyması veya onun ta kendisi olması söz konusu oluyor.

Her iki anlatıda da Yasa’ya dair olan (ve Kafka’da Gardiyan tarafından Köylü’nün, Orfe mitinde ise Pluton tarafından Orfe’nin önüne konan) ve Yasa’yı hem kurucu hem de yıkıcı olan bu mesafenin bozulması yalnızca Yasa, erişilebilirlik ve hiyerarşi bağlamlarında değil, aynı zamanda günlük ve tarihsel olarak aşina olduğumuz, bir şeyin-kişinin başka bir şeyden-kişiden ayrı durmak koşuluyla noksan olma durumunu da bize sorgulatacak.

21.15-22.15, Gözde Uskur

Kurbağa Prens uyarlamaları içinde en çok Disney versiyonunu biliriz. Bir cadı tarafından kurbağaya dönüştürülen prens, ancak bir prenses tarafından öpüldüğünde eski hâline dönüşebilecektir. Adı Kurbağa Kral veya Iron Heinrich olan orijinal hikâyede ise, genç bir kızın erginlenme törenine ve geleneğin yasa koyucu erkek figürlerce nasıl belirlendiğine dair anlamlara rastlayabiliriz.

Yaşlı Kadın ve Kurbağanın Uyku Öncesi Olağan Trajedisi adlı öykü ise modern bir masal uyarlaması olarak metne ironinin ağır bastığı bir tonda yaklaşır. Hikâyedeki prenses artık yaşlanmış ve kurbağayı öpmekten vazgeçmiştir. Birlikte iç ve dış dünya üzerine sohbet ederler. Artık masal dili ortadan kalktığı için uyumak her geçen gün daha zor hâle gelir. Bu durumu bir trajediye dönüştüren şey, tıpkı absürt metinlerdeki gibi sürekli tekrar etmesi ve karakterlerini sonuca varamayacakları türden bir açmaza sürüklemesidir. Bu bağlamda Eugène Ionesco’nun İki Kişilik Hırgür’ündekine benzer bir evrenle karşı karşıya kalırız. Tıpkı oyundaki Kadın ve Erkek gibi, Yaşlı Kadın ve Kurbağa için de görmeyi arzuladıkları fakat gerçekliğinden sürekli şüphe ettikleri bir dış dünya söz konusudur. Dışarıya çıkabilmek için masaldaki gibi birbirlerini dönüştürmeleri gerekir. Ne var ki bu sonsuz olasılıklar evreninde yeniden karşılaşabilecekleri bir iç dünya yakalayamamaktan ölesiye korkarlar ve bu yüzden de uykusuz kalırlar.

Hikâye, kendisi için özel olarak tasarlanmış 50×50 cm boyutlarında bir defterde görselleştirildi. Bir sanatçı kitabı olarak güncel sanat ve beden teması üzerine bir araya gelmiş başka eserlerle birlikte sergilendi. Hikâyenin görsel versiyonu bir kitap nesnesi olarak aynı zamanda karakterlerin uykuyu beklerkenki günlerine dair bir günlük olarak da okunabilir. Kitap, Paul Klee’nin şehir çizimlerinden esinlenerek üretilmiş bir dış dünya tasviriyle açılır. Kitapta “Yaşlı Kadın”, “Kurbağa” ve “Uyku” olmak üzere üç ayrı bölüm vardır. İlk bölümde kadının form dışı bedenine dair imgeler yer alır. İkinci bölüm çeşitlilikle örülü, dışarıdan kopuk, soyut anlatımlarla ifade bulan bir iç dünyayı temsil eder. Son bölüm olan Uyku, hikâyenin yazı aracılığıyla görselleştirildiği bölümdür. Sözcükler transparan bir kâğıtta üst üste biner, noktalama işaretleri olmadan yazıya dökülürler. Böylece hikâye, kitap formu aracılığıyla ardışık, sayfaların geçirgen yüzeyi sayesinde eş zamanlı bir kurguda akmış olur.

Yaşlı Kadın ve Kurbağanın Uyku Öncesi Olağan Trajedisi adlı hikâye yazılı bir form olmanın ötesinde okuyucuya kendi özgün kitap tasarımı ile ulaşmaktadır. Bu çalışma dil ve görsel arasında nasıl bir ilişki olduğunu ve bu ilişkinin özgün formlar üretmeye yatkınlığını sorgulayabildiğimiz yeni bir örnek teşkil etmektedir.

3 Ağustos Salı

08.00-09.00, Selin Yağmur Sönmez

20. yüzyılın avangart sanatçıları, sanatın hayatla ilişiğinin olmamasından yakınıyor, sanatı ve hayatı yaklaştıracak yeni, yaratıcı yollar arıyordu. 20. yüzyıl aynı zamanda bir savaş yüzyılıydı. Nitekim 20. yüzyılın öncü sanatçılarını tanımlamak için kullanılan avangart kelimesi de askerî bir terimdir ve “öncü birlik” anlamına gelmektedir.

Bu öncü sanatçılar, dünyayı değiştirme arzusuyla 20. yüzyılda bir dizi manifesto yayınladılar. 1909’da yayınlanan Fütürist Manifesto, daha sonraki yıllarda yayınlanan Dada Manifestosu ve Sitüasyonist Enternasyonal’in manifestoları bunlardan yalnızca birkaçı. Yazıldığı dönem içinde değerlendirildiğinde, manifestoların her biri, aslında daha iyi bir yaşamın nasıl mümkün olabileceğine dair fikirler öne sürüyordu. Köklerini 19. yüzyıl romantizminden alan “hayalci” avangartlar modernizme karşı çıkıyor, “rasyonalist” (akılcı) olanlar ise modernizme ve makineleşmeye övgüler yağdırıyordu.

Sürrealistler, Dadacılar ve Sitüasyonistler gibi hayalci avangartlar manifestolarında modernizmi, akademizmi ve sanatın kurumlara hapsolmasını eleştiriyor, hayatı sanatsallaştırmaya (hatta bunu sanatı büsbütün ortadan kaldırarak yapmaya) çalışıyorlardı. 20. yüzyılda ortaya çıkan konstrüktivizm ve Bauhaus gibi rasyonalist avangart hareketler ise “hayatın formlar sayesinde düzene sokulacağına” dair fikirler geliştiriyorlardı. Yüzyılın sonlarına doğru bu “düzen verme” amaçları, onları totaliter rejimlerle iş birliği yapmaya sürüklemişti. Hayalci avangart sanatçıların eserleri ise müzelerde ve galerilerde sergilenmeye başladı. Bu kurumlar, onların tam da karşı oldukları kurumlardı; zira manifestolarında bu kurumlara eleştiriler yağdırmış, sanat kurumunu yıkmaya, sanatı hayatla ilişkili hâle getirmeye çalışmışlardı. Hayalci avangartlar, sanat kurumlarına karşı çıkarak yaşamı temel alıyorlar, yüzlerini yaşama dönerek sanatı yeniden tanımlıyorlardı.

20. yüzyılın sanatını şekillendiren avangartlar, bugüne birçok miras bıraktılar ve sanat çevresinde tartışmalara yol açtılar. Peter Bürger gibi sanat eleştirmenlerinin bir kısmı, kültürün kurumsallaşmasıyla avangardın sonunun geldiğine işaret etti. Bir kısım eleştirmen ve sanat tarihçisi de avangardın sürekliliğine dikkat çeken kitaplar ve makaleler kaleme aldı. Kuramcılar avangartları, “tarihsel avangart” ve “neoavangart” olarak iki farklı kategoriye ayırarak ele aldılar. Peki avangart, 20. yüzyılda sonlandı mı? 21. yüzyılın öncü sanatçıları neler yapıyor?

Avangardın tarihine, 20. yüzyılın siyasi ve sosyal yapısını da göz önüne alarak bakış atacağımız sunumda, bugünün koşullarında sanatçının konumunu yorumlamayı ve sanatsal direnişin olanaklarını tartışmayı umuyorum.

09.15-10.15, Mine Temuralay

Mimari çevrenin insan beyni üzerinde doğrudan etkisi vardır. Sosyal ilişkiler, odaklanma, biliş, yaratıcılık, hafıza ve refah çevredeki fiziksel alandan etkilenebilir. Bu sunumda, mimari mekânların beyinde yarattığı etkileri psikofizyolojik ölçümlerle inceleyen nöromimarlık alanındaki çalışmalar derlenmiştir. Beynin çalışma sistemini ve mekânların serebral fonksiyonları nasıl etkilediğini bilmek, mimarların kullanıcının davranışlarını, performansını ve refahını iyileştiren mekânlar tasarlamasına yardımcı olabilir. Mükemmel mekânı oluşturmak mümkün olmasa da mekânın işlevine ve alanı kullanacak kişilere (yaş, cinsiyet, kültür) bağlı olarak alan stratejik bir şekilde kurgulanabilir. Okullar bilişi ve öğrenmeyi geliştirecek şekilde tasarlanabilir; hastane binaları iyileşmeye yardımcı olabilir; çalışma alanları performansı, yaratıcılığı ve iş birliğini geliştirebilir.

Nöroloji ve mimarinin kesiştiği noktalara artan ilgi, mekânların tasarımına biyolojik olarak ilham veren görüşler sunmayı vadetmektedir. Mimariye bu tür disiplinlerarası yaklaşımların amacı, insanların davranış ve sağlık açısından gelişmesine katkıda bulunacak ortamların inşasını teşvik etmektir. Ancak sinir bilimcilerin üzerinde çalıştıkları yeni bir şey değildir. İlkel atalarımız “yaşam alanı seçimi” (hayatta kalma tehditleriyle dolu bir meydan okuma) olarak bilinen şeyi üstlendikleri için insanlar her zaman psikofizyolojik olarak mekânlara tepki vermişlerdir. Nöromimarlığı farklı kılan şey, sinir bilimcilerin bu tepkileri, mimari mekânların insan odaklı iyileştirilmesi için ölçebilmeleridir.

Bu sunumun amacı, sinir bilimi ve mimarlığın kesişimi olan bu yeni alanla ilgili yapılan çalışma ve deneyleri baz alarak beyin ve mekân arasındaki ilişkinin bazı yönlerini deşifre etmeye çalışmak ve nöromimarlığın mekân kullanıcılarına getirebileceği bazı faydalara işaret etmektir.

20.00-21.00, Fırat Akova

Küresel salgınlar, iklim krizi, biyolojik ve nükleer savaşlar, yapay zekâ yoluyla kurulabilecek totaliter rejimler ve yeni teknolojiler yoluyla yaşamımıza girebilecek riskler uygarlığımızı tehdit ediyor. Uygarlığımız, salt şimdiki kuşaklardan oluşmuyor; yüz yıllar, bin yıllar, milyon yıllar sonra, diğer bir deyişle, uzak gelecekte yaşayacak kişileri de kapsıyor. Uzak gelecekte yaşayacak katrilyonlarca kişinin varlığını öngörüyorsak ve her eylemimizin onları bir biçimde etkileyebileceğini biliyorsak, uzak gelecekte yaşayacak kişilere yönelik sorumluluklarımız olduğundan söz açabilir miyiz?

Uzak gelecekte yaşayacak kişilere yönelik sorumluluklarımızdan biri, onları politik bağlamda temsil etmek olabilir. Tüm Etkilenenler İlkeleri olarak adlandırılan ve bir karardan etkilenenlerin ilgili karar sürecinde söz hakkı olduğunu belirten ilkeler ailesi, sapaklandığı Tüm Gerçekten Etkilenenler İlkesi ve Tüm Olası Etkilenenler İlkesi türleriyle “zorunlu insanlar”-“olası insanlar” ayrımı üstünden incelenecek.

21.15-22.15, Hakan Ilıkoba

Sunum temelde, günümüz mimarlık ortamında ve ekonomik koşulları altında kendi mimarlığını ortaya koyma çabası içinde olan grupların işlerine odaklanmaktadır. Burada bahsi geçen gruplar kriz ortamında bir çıkış yolu arayan, en başta yeni mezun mimarlar olmak üzere mimarlık öğrencileri, akademisyenler ve sivil toplum örgütleri üyeleridir. Kendi mimarlığını inşa etmek isteyen her birey bu sürecin katılımcıları arasında yer alır.

21. yüzyılda mimari üretim ortamının bir kriz içerisinde olduğu apaçık bir şekilde ortadadır. Burada krize dair farklı tanımlar getirmek mümkün olsa da asıl odaklanılan konu kriz ve mimarlık ilişkisidir. Genç mimarlar bu kriz ortamında bir varoluş mücadelesine ve kendi mimari üretimlerini devam ettirme çabası içerisine girmektedir. Tarihten bugüne bakarak “Her kriz kendi alternatifini doğurur.” sözünü bir kez daha yenilemek yanlış olmayacaktır. Şengül (2019) ise krizin çözümünü, krize karşı geliştirilecek alternatifler ile ilişkilendirmektedir. Bir diğer taraftan kriz ortamlarının insanları birbirine yaklaştırdığını, yardımlaşma ve dayanışma ortamını desteklediğini söylemek mümkündür (Avcı, Eren, Köknar ve Sarısakal, 2019). Bu eksende üretilen işler net bir dayanışmayı ortaya koymaktadır. Çalışma tam da bu noktada, açılan yeni pencerelerden alternatifin üretimi ve dayanışma meselesine bakmakta ve bu sıkıntılı ortamdan doğan işleri konu almaktadır.

Bu noktada meseleye daha yakından bakmak için alternatif mimari üretimlerin konu olduğu sergiler inceleme altına alınacaktır. Bunlardan birincisi, 2010 yılında New York Çağdaş Sanat Müzesi’nde (MoMa’da) düzenlenen “Small Scale Big Change” sergisi ve ikincisi 2017 yılında Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin düzenlediği “Dayanışma Mimarlığı” sergisidir. Bu sergiler ile alternatif mimari üretimler ulusal ve uluslararası ortamlarda temsil edilmiş ve görünür kılınmıştır. Sergiler aracılığıyla etkileşime geçen işler mimarlığın toplumsal sorumluluğunu hatırlatır niteliktedir. Ancak buradaki bir diğer başlık ise alternatif mimari üretimlerin bu gibi platformlar üzerinden kurduğu tartışmalı seçkinlik-tanınırlık meselesidir.

Sunum kapsamında incelenen örneklerin de gösterdiği gibi bireyler ve gruplar son yıllarda alternatif yollar ve çözüm arayışı içerisindedir. Bundan sonraki süreçte de alternatif üretimler devam etme eğilimindedir. Son zamanlarda mimarlık ortamındaki gelişmeler ve toplumsal söylemler dolayısıyla grupların üstlendiği sorumluluklar ve toplum içindeki dayanışma bilinci giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Bu sunum, mimarlıkta alternatif üretim biçimlerine mütevazı bir katkı sunabilir.

4 Ağustos Çarşamba

08.00-09.00, Batıhan Akgün

Felsefe, sürüp gider. Dolayısıyla her felsefe, bir philosophia perennis olarak tarihi tırmanır. Sürüp giden felsefenin gösterim sahnesindeki sürüp giden en önemli tartışma bağlamlarından biri ise kuşkusuz ki öznellik mefhumudur.

Öznellik tartışması, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in değişiyle “zihnin kendi içine uçup gittiği” hakiki felsefenin antik veya modern tüm görünümlerinde kendisine yer edinir. Sokrates’in şaşkın-öğretici öznesi, Aristoteles’te hakikati söyleyen söz olarak sürüp gider. Grekoromen kültürel acununun kurucu eklemlerinden biri olarak okunabilecek Orta Çağ Hıristiyan düşüncesinde özne, vahyin aktörü olan ahlaki bir özneye dönüşür. Orta Çağ’dan Modernite’ye varana değin kendisini sürdüren öznellik mefhumu Kartezyen ikicilik, kaba maddeci belirlenimcilik, aşkınsal idealizm, diyalektik idealizm gibi çeşitli felsefî ulamlar içerisinde kendisine yer edinecek ve postmodern düşünce durumu içerisinde dağıtılan ve yerinden edilen bir yapıntı olarak kavranacaktır.

Bu sunum, öznellik mefhumunun bu serüvenine dair biraz daha içeriklendirilmiş minyatür değinilerin ardından, Jean-Paul Sartre’ın entelektüel serüvenini ana hatlarıyla irdelemeye çalışacaktır. Sartre’ın “öznel özgürlüğün ontolojisi”nden, “sosyal varlığın ontolojisi”ne evrilen ve “özgürlük felsefesi”nden “özgürleşme felsefesi”ne göç eden entelektüel çabasının izi sürülecek ve akabinde de Sartre’ın 1961 senesinde Gramsci Enstitüsü’nde sunduğu “Marksizm ve Öznellik” bildirisine odaklanılacaktır. Sartre bildirisinde, klasik Marksizmin öznel anı devrimci süreç açısından gölge görünümüne indirgeyen kaba belirlenimciliğini hedef alır ve Marksizmi öznelliğin lehine olacak şekilde müdafaa etmeye çalışır.

Sartre’ın “Marksizm ve Öznellik” başlıklı bildirisi iki temel önerme içerir: Sartre’a göre öznellik bütünleyici çabaları hep eksik olan eksik bir bütünleşmedir: “Bilgiden sıyrılan bir şey tarafından desteklenen bir nesnellik vardır ve bu nesnellik bilinmediği gibi, kimi durumlarda bilinmesi de eyleme zarar verecektir. Sartre’ın ikinci önermesi ise bütünleşmemiş bütünlük olarak insanın her bilinçlilik füzyonunu hem pratik bir kuvvet hem de kinetik bir kuvvet olarak konumlandırmasıdır: “Tamamen antisemit olmak için antisemit olunduğu bilinmemeli çünkü o zaman kendinin bir yeniden düzenlemesine girişilir.”

Bu sunum, bu temel iki önerme bağlamında ve Marksizme dair çeşitli yorumlar temelinde, “Marksizm ve Öznellik” bildirisinin anlamını ve analitik değerini irdelemeye çalışacak ve ardından da Sartre’ın Marksizmin müdafaasının retorik bir müdafaadan öteye gidemediği tespitini gerekçelendirmeye çalışacaktır.

09.15-10.15
Değerlendirme Toplantısı