Poedat Akademisi
3. Buluşma

1-4 Ağustos 2021
The Greenhouse, Geyikbayırı, Antalya

Akademi, doğası gereği bir açıklığın alanıdır; çarpıcı, alışılmadık, uçsuz bucaksız… Günümüzde akademi kâr odaklı, nicelik temelli ölçütlerin belirleyici olduğu ve sonucun sürece yeğlendiği bir yapıya evriliyor. İster içinden ister dışından olsun akademiyi dönüştürmenin, hiç değilse “başka bir akademi”yi çağıran akışlar yaratmanın zamanı geldi. Poedat Akademisi; sosyal bilimler alanında çalışan akademisyenlere ve doktora sonrası araştırmacılara, akademisyenliği düşünen veya akademiyle bir şekilde bağını korumak isteyen üniversite öğrencilerine ve üretimlerine akademi dışından devam eden bağımsız araştırmacılara yönelik gerçekleştiriliyor.

Güncel çalışmaların sunulacağı ve birbirinden farklı tezlerin, makalelerin, soruların tartışmaya açılacağı Poedat Akademisi, olgunlaştırıcı bir çember olma özelliği taşıyor. Amfilerde sıkışmaya, çarçabuk yapılan okumalara ve gerçekliğin kendilerinin tekelinde olduğunu düşünen kişilere, kurumlara ve yetkelere karşı Poedat Akademisi yalınlığı, yavaşlığı, çeşitliliği önemsiyor. Poedat Akademisi üyeleri doğanın içinde, yoğunlaşmaya uygun, entelektüel tartışmaların kişisel paylaşımlarla bütünleştiği bir ortamda birlikte yaşıyorlar.

Programda çeşitli değişiklikler olabilir. Salgın nedeniyle etkinlik boyunca çeşitli önlemler alınacaktır. Söz konusu önlemler kabul edilen katılımcılara etkinlik yaklaştığında ayrıca bildirilecektir.

Program

Oturum özetlerini incelemek için oturum başlıklarına tıklayabilirsiniz.

1 Ağustos Pazar

10.00-13.00
Varış

13.00-14.00
Kayıt

14.00-15.00
Açış Toplantısı

15.30-16.30, Sena Çenkoğlu

Ölüm, beden, yas gibi kavramlar ile bunlara bağlı cenaze ve anma geleneklerinin Japon kültüründeki tezahürlerini tartışırken, bu geleneklerin tarihsel dönüşümünü doktora tezi düzeyinde araştırmaya odaklandığımda cenaze hizmetlerinin bu kültürde (ve kimi diğerlerinde) pazarlanan bir ürün olarak ele alınmasıyla karşılaştım. Araştırmaya dair bu bilgi, tez konumun kapsamı açısından olduğu kadar, kavramsal çerçeveye de yeni bir pencereden bakmamı sağladı. Baktığım yerden, ölümün bir insan evrenseli, cenazenin ise bir kamu hizmeti olduğu penceresinden bakışlarımı tüm bunların birer tüketim metası olarak değerlendirildiği başka bir pencereye çevirdim. Bu noktada kaçınılmaz olarak, bu tüketim metasının sınıfsal türevleriyle karşılaştım. Japonya’da 25 bin dolar karşılığında cenaze töreni düzenlemek mümkün olduğu gibi, süpermarketten 80 dolar ödeyerek de hizmet almak mümkün. İnşaat, turizm, gıda gibi sektörlerden farklı olarak talebi asla düşmeyecek bu sektör (veya gerçekten düşmeyecek mi?) hangi kültürel dinamiklere dayanıyor? Gelenek hangi kırılmalar sonucu piyasalaşıyor, sınıfsal olarak nasıl farklılaşıyor, bu farklılıklar kolektif bilinçte nasıl karşılık buluyor? Bu sorularla ve sahanın katacağı, dönüştüreceği yenileriyle birlikte Japon cenaze geleneklerinin dönüşümünü antropoloji literatürü ve etnografik yöntem aracılığıyla tartışacağım.

16.45-17.45, Tuna Öğüt

Bu bir Dudakların Cengi araştırması. Burada yerin cinsiyetli ve cinsel benliklerle karşılıklı dönüşümlerini incelediğim bir çalışma yapıyorum. Bu dönüşümlerin yapısal sökümlerini yapabilmek için mimari sorgulama araçlarına başvuruyor ve etnografik yöntemler kullanıyorum. Çoğunlukla İstanbul’da düzenlenen bir performans etkinliği serisi olan Dudakların Cengi’ne ilk kez 2018’in sonbaharında katıldım. Takip eden üç aydan sonra bu araştırmayı burası hakkında yapmaya karar verdim. Dudakların Cengi, drag ve lubunya kültürlerinden beslenen bir açık sahne dudak oynatma/kayıttan çalma (lipsync/playback) etkinliği serisi. Araştırmayı mümkün kılan katılımcıların bir kısmı da dahil olmak üzere birçok kişiyle burada tanıştım.

Dudakların Cengi sadece bir etkinlik serisi olmanın ötesinde katılımcıların kıyafetlerine, dolaplarına, rotalarına, günlük alışkanlıklarına doğru uzanan bir yer. Dudakların Cengi’ni anlayabilmek için ona oluş hâlinde bir yer olarak bakıyorum. Etrafında şekillenen ilişkileri, yaratıcı müşterek edimleri ve benliklerin inşalarını analiz ederken bunların mekânsallığını tartışmaya açıyorum. Cinsiyetli ve cinsel benliklerin yer ile karşılıklı olarak birbirini dönüştürmesine içkin sosyal ilişkilerin, bedensel durumların, kültürel katmanların ve tarihî yüklerin yapısal sökümlerini yapabilmek için mimari sorgulamanın sunabileceği araçları keşfetmek istiyorum. Bunun için Derridacı bir arşiv kavramını kullanıyor ve Dudakların Cengi katılımcılarını ve bu etkinliğin bedenselliğini bir arşiv olarak tartışıyorum. Bu türden bir mimarlık tartışmasında, mimarlığın materyalinin dans, sohbet, izlenen bedenler, makyajlar, peruk ve elbiseler, renkli ışıklar ve müzikten oluştuğu, yerin bunlarla kurulduğu tartışılabilir. Yer kavramını, sürekli değişim ve yeniden üretilme hâlinde düşünmek, özcü ve kökenci yer kuramlarının ötesine geçen bir kavrayışı mümkün kılabilir. Öyleyse, oluş hâlindeki bir yerin bedenlerle ve cinsiyetli benliklerle karşılıklı olarak birbirini kurduğunun izini sürmek mümkün hâle geliyor.

Yerin cinsiyetli ve cinsel benliklerle karşılıklı dönüşüyor olması, bir tür geçiş deneyimini ima ediyor ki böyle bir geçiş deneyiminin trans bir deneyim olduğunu tartışmak mümkün. Nitekim, bu tartışmanın üzerine kurulduğu kişilerin bazıları kendilerini trans olarak tanımlıyor. Fakat tartıştığım şey trans kişilerin deneyimleri olmaktan ziyade, çeşitli deneyimlerin translığı. Böylesine bir translık tartışması ile transcinsiyetliliği bir çeşit tür olarak ele alan, medikalize eden, beden-zihin ayrılmasına indirgeyen veya translığı, ortak bir deneyimi olan tekil bir hâl olarak ele alan görüşlere çeşitli eleştiriler sunuyorum. Bu bakımdan, trans çalışmalar alanında, bedenlerin ve benliklerin kurulması konusundaki tartışmalara mekânsal bir kanaldan eklemleniyorum.

2 Ağustos Pazartesi

09.45-10.45, Gamze Poyraz

İsaiah Berlin ulusçuluk, varoluşçuluk, büyük kişilere hayranlık, kişilik dışı kurumlara hayranlık, demokrasi, totaliterlik gibi günümüz olgularının romantikliğin yükselişinden etkilendiklerini söyler. Bu sebeple, romantiklik günümüzle büsbütün ilgili bir konudur. Eğer 18. yüzyılın ikinci yarısında (romantik akımdan evvel) düşünce, duygu ve eylemleri etkileyen kökten bir değerler değişikliği olmasaydı romantik akım ve hatta bugün sonuçları olarak bahsettiğimiz olgular var olmayacaktı. Bu nedenledir ki, Berlin romantikliği tarihsel bir merak konusu olarak görmez. Berlin’in asıl irdelemek istediği nokta romantik devrimdir; çünkü ona göre bu devrim, Batı’nın yaşamındaki bütün değişikliklerin en derin ve en kalıcısıdır.

Berlin, romantikliğe dair genel bir tanım yapmaktan kaçınır. Bunun nedeni, romantikliğin kendine has olan özellikleri ve tanıma benzer örneklerle karşı çıkılabileceği düşüncesidir. Bu sebeple Berlin, tanım yapmak yerine romantikliği tarihsel olaylarla ve örneklerle açıklamaya çalışır; romantik akıma ciddi katkıları olmuş olan düşünürlere değinerek romantik akımın ne olduğunu ortaya koymaya çalışır.

Berlin’e göre hangi kültüre, uygarlığa, topluluğa bakarsak bakalım ortaya konulan sanat eserlerinin ve kültür ürünlerinin belirli bir yaşam örüntüsü içerisinde ortaya konulduğunu görürüz. Sonuç olarak karşımıza çıkan şey ise farklı kültürlerin başatlığıdır. Başat kültür içerisinde bir başka kültürün ürettiği eserin, inanışın, değerin özünün anlaşılması mümkün olmaz. Bu anlamda romantikler, inanışa ve uğruna savaşmaya (inanılan iyi veya kötü olsun) oldukça önem verirler. Bu noktada Berlin, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e döner. Hegel, “iyi ile iyi”nin çatışmasından bahseder. Bu, bir hatadan ileri gelmektedir; yeryüzünde başıboş dolaşan öğeler, uzlaştırılamayacak değerler arasında, kaçınılmaz türden bir çeşit çatışmanın sonucudur. Önemli olan, insanların bu değerlere kendilerini olanca iç varlıklarıyla adamalarıdır. Böyle yapmazlarsa, o zaman onlar iyi insan değillerdir, burjuvazinin üyeleridir. Bunun için Berlin, insani iyilerin farklılığı mevcutken bazı iyilerin diğerlerinin üzerinde egemenlik kurmasını zorlayan toplumsal düzenin, totaliter bir deli gömleğine dönüşeceğini söyler. İnsani iyilerin farklılığı oldukça önemlidir: Berlin’in görecelik hakkındaki düşüncelerinin temelini oluşturur. Görecelik hakkındaki düşüncelerini ortaya koymak, evrensellik üzerine değinmemizi de gerektirir.

Berlin’in evrensellik düşüncesi oldukça karmaşıktır. Genel yargı ve kanıların karşısında yer alan Berlin, ezeli, ebedî ve evrensel oldukları iddia edilen doğruların eleştirilebilir olmasına karşılık asgari ahlak kurallarının yadsınamaz olduğunu söyler. “İyi ve iyi”nin çokluğu Berlin’e göre sınırsız bir dünyanın kapısını aralamaz. Sınırsız yaşam tarzı da en az aşırı şekilde sınırlandırılmış yaşam tarzı kadar sorunludur. Öyleyse asgari ahlak kurallarını evrensel insan hakları bağlamında düşünürsek Berlin, bunu kabul edecek fakat mutlak ve değişmez olmadığını söyleyecektir. Dolayısıyla, Berlin, asgari ahlak kuralları sebebiyle sınırsız bir çoğulculuğu reddeder. Tüm kabullerin sonucunda gelinen nokta, hiç kimsenin kendi tercihlerini mutlaklaştıramadığı bir çoğulcu etiktir.

Berlin, farklı değerleri benimsememize imkân tanıyacak bir yaşam biçimini arzular ve yüksek düzeyde liberal bir nitelik taşır. Berlin, liberalizmi ve çoğulculuğu birbirleriyle örtüşen kavramlar olarak görmese bile birbirlerini tamamlayan öğeler olarak görmektedir. Çoğulculuğu etik-politik anlamda mümkün kılan ortam için liberal değerlerin diğer ideolojiler karşısında mukayeseli bir üstünlüğe sahip olduğu tezi sıklıkla dile getirilmektedir. Berlin, liberal ideolojiyi önemli ölçüde tekçi anlayışın karşısına yerleştirir. Liberallerin bir kısmının tekçi olmasına karşılık Berlin, hem tekçilik hem de görecelik karşısında çoğulculuğu savunur.

Sonuç olarak, bahsi geçen çalışmanın bütününde Berlin’in görecelik, evrensellik, çoğulculuk kavramlarına ilişkin düşüncelerine ışık tutarak tekçi bakış açısının karşısına liberalizmi nasıl oturttuğunu ve buna romantik akımın nasıl etkilerde bulunduğunu irdeleyeceğim.

11.00-12.00, Genco Devrim Barikan

Sunumda Franz Kafka’nın özellikle Yasanın Önünde hikâyesi ve hiç kimseye ait olan Orfe mitinin üzerinde durarak, bu metinlerde göreceğimiz “sonsuz” mesafe kavramını araştırmayı, bunu yaparken de daha genel olarak mesafe kavramını karmaşıklaştırmayı umuyorum.

Sonsuz bir mesafenin, Kafka’nın hikâyesinde okuyacağımız gibi, hiyerarşik yapıların tesis edilmesindeki rolünü, fakat yine aynı hikâyede bu kavramın bir yandan da tesis ettiği hiyerarşiyi imkânsız kılması, tezlerimizden bir tanesi olacak. Hikâyede, Gardiyan’ın, Köylü’nün önünde Yasa’ya giden sonsuz bir mesafe tasvir ettiğini okuyoruz. Bu tasvire göre, Köylü ne kadar ilerlerse ilerlesin, her zaman önünde hâlen katetmesi gereken sonsuz bir mesafe kalacak. Bu sonsuz mesafenin, sonsuz olarak sabit kaldığı ölçüde, Köylü’nün önünde adeta nesneleştiği, bir nesne olarak durduğu söylenebilir (Nesne [Object]: obicere; ob- + -iacere; öne-önceye koyma [to put before]) . Benzer şekilde, Köylü’nün önünde asla katedemeyeceği bir mesafe dururken, Yasa’nın ise, Evrensel ve Tikel olanın karşılaşması minvalinde düşünülürse, kendisine giden bu sonsuz mesafeden başka bir şey olmayabileceği düşünülebilir. Bir diğer deyişle, Köylü Yasa’ya çoktan varmıştır: Yasa’ya giden mesafenin Köylü’nün önünde bu denli bir nesneye dönüşmesi, Köylü’nün veya daha genel olarak öznenin de bu nesneye çoktan dahil edilmiş olmasını kaçınılmaz kılar; çünkü Yasa’ya giden ve Yasa’nın kendisi olan bu nesne, öznenin kendisini ondan ayrı tutmak için ihtiyaç duyacağı mesafenin ta kendisidir. Yasa, Köylü’nün Yasa’yla arasındaki mesafe olduğu ölçüde, onunla zaten çoktan bu mesafe olarak temas hâlindedir.

Bu bağlamda, Jacques Derrida’nın Kafka’nın hikâyesi üzerine yazdığı aynı isimli metnini -daha doğrusu bu metnin, bahsedeceğimiz bu sonsuz mesafenin beden ve duruş ile olan imkânsız ve gerekli ilişkisini ima eden yalnızca bir satırını- okuyacağız. Etimolojik olarak mesafe yani “distance” (Latince di- + -stare [ayrı durmak, to stand apart from]) mesafeyi ayrı duran veya durabilen iki öge arasında koyuyor. Fakat hikâyede, Köylü’nün Yasa’yı görmek için eğiliyor olması ve bu eğilişin Yasa’nın alçakta ve bu yüzden de (dik) durmuyor olmasını ima etmesi, Yasa’nın mesafe kavramını bozduğu iddiasını güçlendirebilir. Bununla birlikte, Yasa dik durmadığı ölçüde onu ironik bir şekilde dik duruşuyla temsil eden Gardiyan’ın tam bir tezatını oluşturması, bir bakıma Yasa’nın temsiliyetinin -gardiyanlar, yargıçlar, polisler, duruşmalar, mahkemeler tarafından- olasılığına dair bir şüpheyi de beraberinde getiriyor. Derrida’nın “Yasanın Gücü” (“Force of Law”) adlı makalesi de burada tartışmayı genişletecektir.

Konuşmanın diğer bölümünde, mesafenin bedenselliğini de ön planda tutacak şekilde, Maurice Blanchot’nun Yazınsal Uzamlar (L’espace littéraire) kitabından kesitler okuyarak çok benzer bir sonsuz mesafeyi, aşkı olan Evridiki’yi arkasına alarak Hayat’a doğru umutsuz-çünkü-kategorik bir yürüyüş icra eden Orfe’nin önünde bulacağız. Orfe’nin bahsiyle birlikte anlatımızdaki ön-arka edatlarının anlamları da esnemeye başlıyor: Yukarıda bahsedildiği gibi, bu son derece bedensel gramerin metafizik bir eylem ifade eden nesneleştirme hareketi ile olan bağı ve bu nesneleştirme-soyutlaştırma hareketinin mantıksal olarak sonsuz bir mesafe kavramına ihtiyaç duyması veya onun ta kendisi olması söz konusu oluyor.

Her iki anlatıda da Yasa’ya dair olan (ve Kafka’da Gardiyan tarafından Köylü’nün, Orfe mitinde ise Pluton tarafından Orfe’nin önüne konan) ve Yasa’yı hem kurucu hem de yıkıcı olan bu mesafenin bozulması yalnızca Yasa, erişilebilirlik ve hiyerarşi bağlamlarında değil, aynı zamanda günlük ve tarihsel olarak aşina olduğumuz, bir şeyin-kişinin başka bir şeyden-kişiden ayrı durmak koşuluyla noksan olma durumunu da bize sorgulatacak.

12.15-13.15, Ulaş Bager Aldemir, Batıhan Akgün

Felsefe, sürüp gider. Dolayısıyla her felsefe, bir philosophia perennis olarak tarihi tırmanır. Sürüp giden felsefenin gösterim sahnesindeki sürüp giden en önemli tartışma bağlamlarından biri ise kuşkusuz ki öznellik mefhumudur.

Öznellik tartışması, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in değişiyle “zihnin kendi içine uçup gittiği” hakiki felsefenin antik veya modern tüm görünümlerinde kendisine yer edinir. Sokrates’in şaşkın-öğretici öznesi, Aristoteles’te hakikati söyleyen söz olarak sürüp gider. Grekoromen kültürel acununun kurucu eklemlerinden biri olarak okunabilecek Orta Çağ Hıristiyan düşüncesinde özne, vahyin aktörü olan ahlaki bir özneye dönüşür. Orta Çağ’dan Modernite’ye varana değin kendisini sürdüren öznellik mefhumu Kartezyen ikicilik, kaba maddeci belirlenimcilik, aşkınsal idealizm, diyalektik idealizm gibi çeşitli felsefî ulamlar içerisinde kendisine yer edinecek ve postmodern düşünce durumu içerisinde dağıtılan ve yerinden edilen bir yapıntı olarak kavranacaktır.

Bu sunum, öznellik mefhumunun bu serüvenine dair biraz daha içeriklendirilmiş minyatür değinilerin ardından, Jean-Paul Sartre’ın entelektüel serüvenini ana hatlarıyla irdelemeye çalışacaktır. Sartre’ın “öznel özgürlüğün ontolojisi”nden, “sosyal varlığın ontolojisi”ne evrilen ve “özgürlük felsefesi”nden “özgürleşme felsefesi”ne göç eden entelektüel çabasının izi sürülecek ve akabinde de Sartre’ın 1961 senesinde Gramsci Enstitüsü’nde sunduğu “Marksizm ve Öznellik” bildirisine odaklanılacaktır. Sartre bildirisinde, klasik Marksizmin öznel anı devrimci süreç açısından gölge görünümüne indirgeyen kaba belirlenimciliğini hedef alır ve Marksizmi öznelliğin lehine olacak şekilde müdafaa etmeye çalışır.

Sartre’ın “Marksizmin ve Öznellik” başlıklı bildirisi iki temel önerme içerir: Sartre’a göre öznellik bütünleyici çabaları hep eksik olan eksik bir bütünleşmedir: “Bilgiden sıyrılan bir şey tarafından desteklenen bir nesnellik vardır ve bu nesnellik bilinmediği gibi, kimi durumlarda bilinmesi de eyleme zarar verecektir. Sartre’ın ikinci önermesi ise bütünleşmemiş bütünlük olarak insanın her bilinçlilik füzyonunu hem pratik bir kuvvet hem de kinetik bir kuvvet olarak konumlandırmasıdır: “Tamamen antisemit olmak için antisemit olunduğu bilinmemeli çünkü o zaman kendinin bir yeniden düzenlemesine girişilir.”

Bu sunum, bu temel iki önerme bağlamında ve Marksizme dair çeşitli yorumlar temelinde, “Marksizm ve Öznellik” bildirisinin anlamını ve analitik değerini irdelemeye çalışacak ve ardından da Sartre’ın Marksizmin müdafaasının retorik bir müdafaadan öteye gidemediği tespitini gerekçelendirmeye çalışacaktır.

14.15-15.15, Fırat Akova

Küresel salgınlar, iklim krizi, biyolojik ve nükleer savaşlar, yapay zekâ yoluyla kurulabilecek totaliter rejimler ve yeni teknolojiler yoluyla yaşamımıza girebilecek riskler uygarlığımızı tehdit ediyor. Uygarlığımız, salt şimdiki kuşaklardan oluşmuyor; uzak gelecek olarak adlandırabileceğimiz ve yüz yıllar, bin yıllar, milyon yıllar sonra yaşayacak kişileri de kapsıyor. Uzak gelecekte yaşayacak katrilyonlarca kişinin varlığını öngörüyorsak ve her eylemimizin onları bir biçimde etkileyebileceğini biliyorsak, uzak gelecekte yaşayacak kişilere yönelik etik ve politik yükümlülüklerimiz olduğundan söz açabilir miyiz?

Uzak gelecekte yaşayacak kişilere yönelik etik ve politik yükümlülüklerimizin olduğunu belirten savlar arasında sayı savı, nedensellik savı, yaralanabilirlik savı ve demokratiklik savı var. Sayı savı olası nüfusun yoğunluğuna dikkat çekerken nedensellik savı eylemle sorumluluk arasındaki ilişkiyi cisimleştiriyor, yaralanabilirlik savı ise zarara olan açıklığı öne çıkarırken demokratiklik savı politik temsiliyet hakkının gelecek kuşaklar için de uygulanabileceğini ve uygulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Gelgelelim uzak gelecektekilere karşı etik ve politik yükümlülüklerimizin olmadığını veya şimdiki kuşaklarla karşılaştırıldığında daha az olduğunu ileten karşı savlar da yok değil: Olanaksızlık savı, kaynak savı, iyimserlik savı ve yığmamacılık savı söz konusu karşı savlardan birkaçı. Olanaksızlık savı uzak gelecekte yaşayacak kişiler için hiçbir şey yapamayacağımızı veya düşündüğümüzden çok daha azını yapabileceğimizi iddia ederken kaynak savı gelecek kuşaklara ayırdığımız kaynakların şimdiki kuşaklardan aldığımız kaynaklar demek olduğuna vurgu yapıyor, iyimserlik savı ise bizi gelecekte iyi bir dünyanın beklediği varsayımından hareketle doğru olanın şimdiki kuşakları daha çok önemsememizden geçtiğini belirtirken yığışmasızcılık savı belirli bir yararın çok fazla kişiye dağılmasının yanlış olduğunu belirtiyor. Kısacası, her bir sav ve karşı sav birbirinden oldukça farklı felsefi, ekonomik ve sosyolojik varsayımlara, eğilimlere ve gerçekliklere sapaklanıyor.

Uzak gelecekte yaşayacak kişiler için olan savlar ve karşı savlar teorik bir kümeyi işgal ediyor gibi sanılsa da pratik çalışmalar kuşaklararası kaynak bölüşümü, felaketleri önleyebilecek teknolojilerin araştırılması ve gelecek kuşakların refahını güvenceye alabilecek kurumların oluşturulması ve geliştirilmesi gibi alanlarda yoğunlaşmaya başlamış bulunuyor. Son yargı, uzak gelecekte yaşayan kişilere karşı etik ve politik yükümlülüklerimiz olduğu ve sözü edilen yükümlülüklerin sandığımızdan daha çeşitli olarak bulunduğu olacaktır.

15.30-16.30, Gözde Türkeli

Günümüzde gerek otoriter rejimlerin sürekliliğini sağlamada kullanılan bir araç olarak gerekse özgürlükçü hareketler ve protestolar bağlamında iki farklı yüzüyle yığınların (kitlelerin) psikolojisi üzerine çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Sosyal psikoloji veya çağdaş toplum sosyolojisi alanında çalışan kimi teorisyenler tarafından yığınları oluşturan düzensiz ve heterojen kalabalıkların meydana getirdiği sosyal olgu ile homojen grupların ve örgütlü hareketlerin toplantı, gösteri yürüyüşü, miting ve diğer çeşitli protestolar aracılığıyla sergilediği kolektif bilinç hâli birbirinden ayrıştırılmaktadır. Kimi teorisyenler tarafından ise ne kadar eğitimli, bilinçli ve özerk varlıklar olursa olsun bir gruba-yığına dahil olan bireylerin iradesini kaybettiği ve tabiri caizse yığının bir aparatı hâline dönüştüğü ileri sürülmektedir.

Bireyin yığın içerisinde irrasyonel davranmaya başladığını ileri süren görüş, ilk olarak 1896’daki Kitlelerin Psikolojisi (Psychologie des Foules) adlı çalışmasıyla Fransız düşünür Gustave Le Bon tarafından ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. 19. yüzyıla hâkim olan pozitivizm başta olmak üzere çağın gelişen bilim dalları olan Darvinci zooloji, medikal bilim, ırk antropolojisi ve hipnotizma teorilerinin bir bütün olarak bu görüşün oluşmasına katkı sağladığı görülmektedir. Le Bon’a göre, yığındaki her türlü hareketlilik, söz ve duygu bir akış hâlinde hızla yayılarak katılımcıları etkilemektedir. Bu nedenle kitleye-yığına dahil olan birey, ya yığına liderlik eden kişiler tarafından ya da kalabalığın genel ruh hâliyle baskı altına alınmaktadır. Telkin yoluyla kalabalıklar, tek başlarına onaylamayacakları veya aktif olarak katılmayacakları pek çok şiddet olayına ve taşkınlığa yönelmektedir. Bu ruh hâli suç işleme eğilimini de artırmaktadır; zira sorumluluk duygusu, birey yalnız başınayken suç işlemekten önleyici bir tesir yaratmaktadır. Ne var ki bu duygu, yığının heyecanı içinde silinmekte ve bireyi suçun kim tarafından işlenmiş olduğunun bilinemeyeceği bir anonimlik (anonimity) düşüncesine itmektedir. Sonuç olarak, kalabalık içinde azalan sorumluluk duygusu, artan heyecan ve zayıflayan bilinçle, bireyler ilkel dürtülerine geri dönerek suç işlemeye daha yatkın bir hâle gelmektedir. Üstelik, 19. yüzyılın sonlarına doğru, kriminoloji alanında çalışan bazı isimlerin (Scipio Sighele, Gabriel Tarde, Giuseppe Pugliese) yığın hâlinde işlenen suçlarda kitleyi azmettiren liderlerin ceza sorumluluğunu artırma veya tam tersi şekilde, suça sürüklenmiş kişilerin ceza sorumluluklarında indirime gitme şeklinde görüşleri savunduğu görülmektedir. Bütün bu tartışmalar, İtalyan ceza kanununda özel bir düzenleme öngörülmesine de neden olmuştur. En nihayetinde toplumların ekonomik, sosyal ve siyasal kriz dönemlerinde kırılgan hâle geldiği zamanlar göz önüne alındığında artan taşkınlıklar, linç vakaları veya faşizan eğilimler açısından bu teori bir haklılık payı taşımaktadır.

Diğer taraftan, bu görüşlerin yığınların sosyopsikolojisine ilişkin “otorite” merkezli görüşler olduğu ve spesifik olarak Le Bon’un tespitlerinin Paris Komünü deneyimini yeni bastırmış Fransa’da, yazarın devletçi yaklaşımıyla yazılmış olduğu ileri sürülmektedir. Rastgele toplanan ve galeyana gelen yığınlarla, örgütlü kitlelerin ruh hâli benzerlik göstermeyebilir. Kolektif bilinç, bireyin iradesini tamamen ortadan kaldırmadığı gibi kolektif ruhun sadece olumsuz anlamıyla ele alınması her türlü örgütlü grup ve kitlenin de kriminalize edilmesi tehlikesini taşımaktadır. Üstelik kalabalığı oluşturan bireylerin ideolojik eğilimleri, eğitim-bilinç düzeyleri ve grup içerisindeki etkileşim şekilleriyle ortaya çıkan şey, çok daha karmaşık bir yapıdır. Bu nedenle sunumumda, yığınlar üzerine yazılan farklı teoriler öncelikle karşılaştırılacak, yığın psikolojisinin etkileri ele alınacak, daha sonra ise çağdaş toplum sosyolojisi esas alınarak kitlelerin bilinçli ve bireyi ezmeyen bir örgütlenme biçiminin mümkün olup olmayacağı tartışılacaktır. John Drury, Clifford Stott ve James M. Jasper’in görüşlerinden hareketle bu imkân sorgulanacaktır.

3 Ağustos Salı

09.45-10.45, Yasemin Bahçekapılı

Bu sunumu temel olarak doktora tezimde araştırdığım kentsel toplumsal hareketler ve gündelik hayat etkileşimi konusu üzerinden geliştirdim. Sunumda kentsel toplumsal adaleti temel alan kent hakkı savunusunu çeşitli ilişkili bağlamlarda tartışmaya açmak amaçlanmaktadır. Sunumun merkezinde kişilerin kente dair kişisel olan ve-veya olmayan problemler karşısında kent hakkını arama edimlerinde gündelik hayattaki etkileşimlerinin etkisi ele alınacaktır. Çalışmada gündelik hayattaki etkileşimler, kişilerin (1) birbiriyle ve (2) mekânla kurdukları ilişkiler üzerinden incelenecektir.

“Kent hakkı” kavramının yaratıcısı Henri Lefebvre, kent hakkını “dönüşmüş, yenilenmiş kentsel yaşam hakkı” olarak tanımlamaktadır. David Harvey’e göre ise kent hakkı, “kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır”. Tam da Lefebvre’ün ve Harvey’in izinden giderek kent hakkını mekânla, kendi kendisiyle ve diğer bireylerle etkileşimde olan kişilerin yaşamı ve kendini dönüştürme, kent hakkı arayışını ise bu amaca ulaşmak için yaşanan süreç olarak okuma yolunda gidilmiştir.

Kent hakkı savunusunda kişilere odaklanılarak aktivizm ve aktivist kimlik tartışmaya açılacak, özellikle teknoloji çağında dönüşen eylem-davranış biçimleri ve sosyal etkileşimler ele alınacaktır. Oluşan yeni karşılaşma alanları ortak problemlere yönelik farklı fikirleri ve çözüm arayışlarını birlikte çözümleme imkânı tanımaktadır. Öte yandan mekân temelinde düşünüldüğünde karşılaşma mekânlarının günümüzdeki seyri ayrı bir incelemeye ihtiyaç duymaktadır. Kentsel kamusal mekândaki karşılaşmaların, özellikle kent hakkı savunusunda nasıl bir öneme sahip olduğu ve yeni teknoloji araçlarıyla birlikte karşılaşmaların sanal ortama taşınmasının gündelik hayatı ve insan-mekân ilişkisini nasıl etkilemekte olduğu günümüz kent ve mekân çalışmalarında ufuk açıcı tartışmaları geliştirecektir. Bu bağlamda kamusallık tartışması yeni kamusal alanlar ve kentsel kamusal mekânlar üzerinden oluşturulacaktır.

Sunum, içinde bulunduğum bitmiş veya hâlâ devam etmekte olan projelerden ve doktora tez çalışmamın ön araştırmasından elde ettiğim bulgular üzerinden geliştirilecektir. Bu çalışmalarda basılı ve dijital yayın tarama, derinlemesine mülakatlar, odak grup görüşmeleri, yürüme metodu ve tartışma grupları tekniklerinden yararlanılmıştır. Gündelik hayattaki karşılaşmalar tüm bu çalışmalarda odaklandığım ve devam eden bilimsel faaliyetlerde de tartışmaya devam edeceğim bir konudur. İlişkisellik, bağlamsallık ve keşifsellik geliştirilen bilimsel yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.

11.00-12.00, Mine Temuralay

Mimari çevrenin insan beyni üzerinde doğrudan etkisi vardır. Sosyal ilişkiler, odaklanma, biliş, yaratıcılık, hafıza ve refah çevredeki fiziksel alandan etkilenebilir. Bu sunumda, mimari mekânların beyinde yarattığı etkileri psikofizyolojik ölçümlerle inceleyen nöromimarlık alanındaki çalışmalar derlenmiştir. Beynin çalışma sistemini ve mekânların serebral fonksiyonları nasıl etkilediğini bilmek, mimarların kullanıcının davranışlarını, performansını ve refahını iyileştiren mekânlar tasarlamasına yardımcı olabilir. Mükemmel mekânı oluşturmak mümkün olmasa da mekânın işlevine ve alanı kullanacak kişilere (yaş, cinsiyet, kültür) bağlı olarak alan stratejik bir şekilde kurgulanabilir. Okullar bilişi ve öğrenmeyi geliştirecek şekilde tasarlanabilir; hastane binaları iyileşmeye yardımcı olabilir; çalışma alanları performansı, yaratıcılığı ve iş birliğini geliştirebilir.

Nöroloji ve mimarinin kesiştiği noktalara artan ilgi, mekânların tasarımına biyolojik olarak ilham veren görüşler sunmayı vadetmektedir. Mimariye bu tür disiplinlerarası yaklaşımların amacı, insanların davranış ve sağlık açısından gelişmesine katkıda bulunacak ortamların inşasını teşvik etmektir. Ancak sinir bilimcilerin üzerinde çalıştıkları yeni bir şey değildir. İlkel atalarımız “yaşam alanı seçimi” (hayatta kalma tehditleriyle dolu bir meydan okuma) olarak bilinen şeyi üstlendikleri için insanlar her zaman psikofizyolojik olarak mekânlara tepki vermişlerdir. Nöromimarlığı farklı kılan şey, sinir bilimcilerin bu tepkileri, mimari mekânların insan odaklı iyileştirilmesi için ölçebilmeleridir.

Bu sunumun amacı, sinir bilimi ve mimarlığın kesişimi olan bu yeni alanla ilgili yapılan çalışma ve deneyleri baz alarak beyin ve mekân arasındaki ilişkinin bazı yönlerini deşifre etmeye çalışmak ve nöromimarlığın mekân kullanıcılarına getirebileceği bazı faydalara işaret etmektir.

12.00-13.00, Hatimet Miral

Her dönem kendi içerisindeki toplumsal ve zihinsel düşünüş biçimiyle yaşam şeklini belirlediği gibi sanatını da dönemin yaşamsal dinamiklerine göre oluşturmaktadır. Bu dinamiklerin yaşamsallığının ise dünyadaki canlılardan birisi olan insanın, iki şekilde doğayla olan ilişkisine bağlı olduğu söylenebilir. Birincisi insanın yaşamsal düzenini kontrol altına alması ve alırken doğayı-doğalı da zapt etmeye çalışması, ikincisi ise insanın bir şekilde hep salt doğadan, doğa ile hareket ederek, zapt edilmenin karşısında “insanı” doğada arayarak, kontrolü elden bırakmasıdır.

Orta Çağ dediğimiz dönem insanı, aklı ve doğalı zapt etmenin en çok belirdiği dönemdir. Dinsel düşüncenin tüm yaşamın merkezinde olması, sonrasında “sanatsal faaliyetler” olarak adlandıracağımız plastik sanatlar ve müzik sanatını bu dinsel merkez etrafında biçimlendirmiştir. Oluşturulan hiçbir yasanın rastlantısal ve öylesine olmamasının yanı sıra Orta Çağ, kendisinden önceki Antik Yunan’ın düşünce sistemini neredeyse birebir alarak Hıristiyanlaştırmayı başarmış ve akıl ve iman arasında, akıl ile imanı açıklamaya çalışarak skolastik düşünce okulunu hayata geçirmiştir. Sadece dinî çerçeveden bakılan dünyada üretilen sanatın amacı ve biçimi de bu çerçeve içinde süregelen kanonlarla sanat tarihinde günümüze kadar gelmiştir.

Orta Çağ’da kilisede başlayan ve insanlara dini öğretmek için büyük bir amaca hizmet eden duvar resimleri, hikâyeleriyle ve biçimsel özellikleriyle günümüze kadar okuyabileceğimiz bir resim sanatı kanonu oluşturmuştur. Kilisede başlayan ve aynı amaca hizmet eden müzik ise çok sesli Batı müziğinin temellerini atmış ve günümüze taşımış, oluşturduğu kanonla da “evrensel kurallar” çerçevesi çizmeyi başarmıştır. Sonuç olarak resim, müzik veya mimari denildiği zaman karşılarına koyduğumuz anlamlar veya açıklamaların bir ucu daima Orta Çağ’da ve onun da öncesindeki Antik Çağ’da bulunmaktadır.

Sanatsal üretimlerin kökenini Antik Yunan’a kadar inmeden doğru anlamak mümkün değildir. Sonrasında ise skolastik öğretide sanatın varlığı, sanatın Antik Yunan’daki bilinen amacının dönüşümü ve insan duyularının kullanılması ile ortaya çıkan eserlerin öğretisi günümüz sanat pratiklerini ve eleştirilerini etkilemektedir. Friedrich Nietzsche’nin Tragedya’nın Doğuşu adlı yapıtında sanatın oluşumunun kökenine çelişkiyi ve karşıtlıklardan doğan birliği koymasından da yola çıkarak insan doğasının belki de bilinç dışında elde ettiği “yaratma” güdüsünün yarattığı zapt etme olanağının daimi olamayacağını, olsa dahi bunun karşısında yer alacak bir “doğal üretim”in var olacağını düşünmek oldukça mümkündür. Bu bilgiler ışığında, Antik Yunan’dan sonra skolastik düşünce merkezinde oluşan dinî müziğin tüm dinsel kurallarına ve çerçevesine rağmen Antik Yunan’ın içinden beslenerek gelen tanrılardan birisi olan Dionysos’un izinden üretim yapan bir karşıt kitlenin varlığı bilinmektedir. Bir yanda son derece titizlikle kelimelere ve notalara alınan kilise ilahileri, diğer yanda ise şarap tanrısını ve yaşamayı, hazzı ve bedensel sevgiyi öven şarkılar vardır. Müzik sanatının resim ve mimariden ayrı ve kendisine içkin zapt edilmesi zor olan doğası, daima farklılığı, ayrıksılığı, savaşı ve de söz olmadan dile getirme imkânını sunmuştur. Bu yüzdendir ki Platon, müzikten çekinmiş ve müziği tıpkı “ölçülü ve dengeli olmayı” öğütleyen Apollon gibi eğitilebildiği sürece insana ahlak kazandırabilecek önemli bir uğraş olarak görmüştür. Karanlık çağ olarak adlandırılan fakat insanın duyularının ve yaşayabileceği hazların farkında olan Orta Çağ din insanları ise iki notanın arasındaki uzaklığın işitsel farklılığını dahi ayırt ederek ilahilerini bestelemiş ve bildikleri tüm sesleri hiyerarşik düzene oturtarak her türlü anlam birliğini kontrol altında tutmuşlardır.

14.15-15.15, Özgün Rüya Oral

Kentsel dönüşüm bugüne dek sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında, farklı disiplinler tarafından yerinden etme, mutenalaştırma, mülksüzleştirme, planlama gibi hususlar etrafında tartışıldı. Hukuk alanında ise yasaların ve düzenlemelerin uygulanış biçimlerine yahut doktrinel tartışmalara dair birçok çalışma yapıldı; bunlar genel itibariyle hukukun kendi tekniği ve mantığı kapsamında yapılmış çalışmalardır. Ancak tüm bu çalışmalar, kentsel dönüşüm süreçlerinde hukukun, mülksüzleştirme yoluyla sermaye birikimi amacı ile nasıl araçsallaştırıldığına ilişkin bir çalışmaya duyulan ihtiyacın altını çizmiştir. Bu anlamda, bu sunum, hukukun tarihsel politik ekonomi ile bağını kurarak kendisine ilişkin teknik ve teorik tartışmaların arka planında bırakılmış öz hikâyesini göstermeyi arzulamaktadır. Bu yanıyla hukukun devlet ve güç ile olan ilişkisini irdelerken diğer yandan da pozitif hukuk malzemesi ile hukukun politik ekonomisine ilişkin disiplinlerarası çalışma için bir alan arayışı niteliği taşımaktadır.

Bir Global Güney ülkesi olarak Türkiye’nin enformel yapılaşma, market ekonomisine geçiş, finansallaşma süreçlerinin her biri kendine özgü şekilde gelişmiştir. Ananya Roy enformelliği, bir olağanüstü hâl ve belirsizlik ve farklı, kendisine has bir planlama rejimi olarak tanımlarken, Global Güney’e ilişkin kentleşme özelliklerinin Global Kuzey’in tanımları ve süreçleri üzerinden değerlendirilmesine ve legalize edilmesi gereken, yasa dışı bir durum şeklinde algılanmasına karşı çıkıyordu. Buradan hareketle, bu sunum, Türkiye’nin enformel kentleşmesini sistem dışı, yasa dışı, illegal, unutulmuş, ihmal edilmiş, eksik bırakılmış olarak tanımaktan ziyade kendisine has gelişimi ve örüntüleri olan, bu şekliyle kurgulanmış ve regüle edilmiş bir rejim olarak okumaktadır. Belirsizlik de bu kentleşme rejimin ihtiyaçlarına uygun olarak şekillenmiştir. Nitekim, Roy’un, devletin tam da kalbinde bulunan ve devletin mekânsal pratikleri ile güç pratiklerinin ayrılmaz bir parçası olarak ortaya koyduğu bu enformellik, Türkiye’nin neoliberal finansallaşma sürecinde formalize edilmek istenmiş, yasal belirsizlik de bu formel özel mülkiyet rejiminin kurulabilmesi için bir araç olarak sahneye çıkmıştır.

Sunum, bu arka planda, yasal belirsizliği, sermaye ilişkilerini istenen yönde yönetmek için temel bir araç olarak okuyarak yasal belirsizliğin başarısızlıktan ziyade amaçlanan bir yönetim şekli olduğunu imler. Bunu mümkün olan en açık şekilde ortaya koyabilmek için de pozitif hukuk malzemelerinden faydalanır. Bu kapsamda İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı Pazariçi Mahallesi’nde süregiden kentsel dönüşüm sürecine ilişkin kamulaştırma, acele kamulaştırma, riskli alan iptal davaları, plan değişiklikleri ile ilgili 2012 sonrası mevzuat düzenlemeleri incelenmiş ve içerik analizi yapılmıştır. Bu analiz neticesinde hukuk devletinin farklı ayakları olan yasama, yürütme ve yargı erklerinin yasal belirsizliğin görünümlerine kendilerine özgü katkıları sınıflandırılmıştır. Sunum, yasamanın iş ve işlemlerini (çıkarılan yasa ve düzenlemeler) yasal belirsizliği yaratma, yürütme ve yerel yönetimlerin iş ve işlemlerini (plan kararları, kentsel dönüşüm projelerine ilişkin alınan yönetimsel kararlar) yasal belirsizliği şekillendirme ve yargının kararlarını ise yasal belirsizliğin derinleştirilmesi başlıklarında tartışmaktadır.

15.30-16.30, Hakan Ilıkoba

Sunum temelde, günümüz mimarlık ortamında ve ekonomik koşulları altında kendi mimarlığını ortaya koyma çabası içinde olan grupların işlerine odaklanmaktadır. Burada bahsi geçen gruplar kriz ortamında bir çıkış yolu arayan, en başta yeni mezun mimarlar olmak üzere mimarlık öğrencileri, akademisyenler ve sivil toplum örgütleri üyeleridir. Kendi mimarlığını inşa etmek isteyen her birey bu sürecin katılımcıları arasında yer alır.

21. yüzyılda mimari üretim ortamının bir kriz içerisinde olduğu apaçık bir şekilde ortadadır. Burada krize dair farklı tanımlar getirmek mümkün olsa da asıl odaklanılan konu kriz ve mimarlık ilişkisidir. Genç mimarlar bu kriz ortamında bir varoluş mücadelesine ve kendi mimari üretimlerini devam ettirme çabası içerisine girmektedir. Tarihten bugüne bakarak “Her kriz kendi alternatifini doğurur.” sözünü bir kez daha yenilemek yanlış olmayacaktır. Şengül (2019) ise krizin çözümünü, krize karşı geliştirilecek alternatifler ile ilişkilendirmektedir. Bir diğer taraftan kriz ortamlarının insanları birbirine yaklaştırdığını, yardımlaşma ve dayanışma ortamını desteklediğini söylemek mümkündür (Avcı, Eren, Köknar ve Sarısakal, 2019). Bu eksende üretilen işler net bir dayanışmayı ortaya koymaktadır. Çalışma tam da bu noktada, açılan yeni pencerelerden alternatifin üretimi ve dayanışma meselesine bakmakta ve bu sıkıntılı ortamdan doğan işleri konu almaktadır.

Bu noktada meseleye daha yakından bakmak için alternatif mimari üretimlerin konu olduğu sergiler inceleme altına alınacaktır. Bunlardan birincisi, 2010 yılında New York Çağdaş Sanat Müzesi’nde (MoMa’da) düzenlenen “Small Scale Big Change” sergisi ve ikincisi 2017 yılında Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin düzenlediği “Dayanışma Mimarlığı” sergisidir. Bu sergiler ile alternatif mimari üretimler ulusal ve uluslararası ortamlarda temsil edilmiş ve görünür kılınmıştır. Sergiler aracılığıyla etkileşime geçen işler mimarlığın toplumsal sorumluluğunu hatırlatır niteliktedir. Ancak buradaki bir diğer başlık ise alternatif mimari üretimlerin bu gibi platformlar üzerinden kurduğu tartışmalı seçkinlik-tanınırlık meselesidir.

Sunum kapsamında incelenen örneklerin de gösterdiği gibi bireyler ve gruplar son yıllarda alternatif yollar ve çözüm arayışı içerisindedir. Bundan sonraki süreçte de alternatif üretimler devam etme eğilimindedir. Son zamanlarda mimarlık ortamındaki gelişmeler ve toplumsal söylemler dolayısıyla grupların üstlendiği sorumluluklar ve toplum içindeki dayanışma bilinci giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Bu sunum, mimarlıkta alternatif üretim biçimlerine mütevazı bir katkı sunabilir.

16.45-17.15
Değerlendirme Toplantısı

4 Ağustos Çarşamba

09.45-10.45, Selin Yağmur Sönmez

20. yüzyılın avangart sanatçıları, sanatın hayatla ilişiğinin olmamasından yakınıyor, sanatı ve hayatı yaklaştıracak yeni, yaratıcı yollar arıyordu. 20. yüzyıl aynı zamanda bir savaş yüzyılıydı. Nitekim 20. yüzyılın öncü sanatçılarını tanımlamak için kullanılan avangart kelimesi de askerî bir terimdir ve “öncü birlik” anlamına gelmektedir.

Bu öncü sanatçılar, dünyayı değiştirme arzusuyla 20. yüzyılda bir dizi manifesto yayınladılar. 1909’da yayınlanan Fütürist Manifesto, daha sonraki yıllarda yayınlanan Dada Manifestosu ve Sitüasyonist Enternasyonal’in manifestoları bunlardan yalnızca birkaçı. Yazıldığı dönem içinde değerlendirildiğinde, manifestoların her biri, aslında daha iyi bir yaşamın nasıl mümkün olabileceğine dair fikirler öne sürüyordu. Köklerini 19. yüzyıl romantizminden alan “hayalci” avangartlar modernizme karşı çıkıyor, “rasyonalist” (akılcı) olanlar ise modernizme ve makineleşmeye övgüler yağdırıyordu.

Sürrealistler, Dadacılar ve Sitüasyonistler gibi hayalci avangartlar manifestolarında modernizmi, akademizmi ve sanatın kurumlara hapsolmasını eleştiriyor, hayatı sanatsallaştırmaya (hatta bunu sanatı büsbütün ortadan kaldırarak yapmaya) çalışıyorlardı. 20. yüzyılda ortaya çıkan konstrüktivizm ve Bauhaus gibi rasyonalist avangart hareketler ise “hayatın formlar sayesinde düzene sokulacağına” dair fikirler geliştiriyorlardı. Yüzyılın sonlarına doğru bu “düzen verme” amaçları, onları totaliter rejimlerle iş birliği yapmaya sürüklemişti. Hayalci avangart sanatçıların eserleri ise müzelerde ve galerilerde sergilenmeye başladı. Bu kurumlar, onların tam da karşı oldukları kurumlardı; zira manifestolarında bu kurumlara eleştiriler yağdırmış, sanat kurumunu yıkmaya, sanatı hayatla ilişkili hâle getirmeye çalışmışlardı. Hayalci avangartlar, sanat kurumlarına karşı çıkarak yaşamı temel alıyorlar, yüzlerini yaşama dönerek sanatı yeniden tanımlıyorlardı.

20. yüzyılın sanatını şekillendiren avangartlar, bugüne birçok miras bıraktılar ve sanat çevresinde tartışmalara yol açtılar. Peter Bürger gibi sanat eleştirmenlerinin bir kısmı, kültürün kurumsallaşmasıyla avangardın sonunun geldiğine işaret etti. Bir kısım eleştirmen ve sanat tarihçisi de avangardın sürekliliğine dikkat çeken kitaplar ve makaleler kaleme aldı. Kuramcılar avangartları, “tarihsel avangart” ve “neoavangart” olarak iki farklı kategoriye ayırarak ele aldılar. Peki avangart, 20. yüzyılda sonlandı mı? 21. yüzyılın öncü sanatçıları neler yapıyor?

Avangardın tarihine, 20. yüzyılın siyasi ve sosyal yapısını da göz önüne alarak bakış atacağımız sunumda, bugünün koşullarında sanatçının konumunu yorumlamayı ve sanatsal direnişin olanaklarını tartışmayı umuyorum.

11.00-12.00, Gözde Uskur

Kurbağa Prens uyarlamaları içinde en çok Disney versiyonunu biliriz. Bir cadı tarafından kurbağaya dönüştürülen prens, ancak bir prenses tarafından öpüldüğünde eski hâline dönüşebilecektir. Adı Kurbağa Kral veya Iron Heinrich olan orijinal hikâyede ise, genç bir kızın erginlenme törenine ve geleneğin yasa koyucu erkek figürlerce nasıl belirlendiğine dair anlamlara rastlayabiliriz.

Yaşlı Kadın ve Kurbağanın Uyku Öncesi Olağan Trajedisi adlı öykü ise modern bir masal uyarlaması olarak metne ironinin ağır bastığı bir tonda yaklaşır. Hikâyedeki prenses artık yaşlanmış ve kurbağayı öpmekten vazgeçmiştir. Birlikte iç ve dış dünya üzerine sohbet ederler. Artık masal dili ortadan kalktığı için uyumak her geçen gün daha zor hâle gelir. Bu durumu bir trajediye dönüştüren şey, tıpkı absürt metinlerdeki gibi sürekli tekrar etmesi ve karakterlerini sonuca varamayacakları türden bir açmaza sürüklemesidir. Bu bağlamda Eugène Ionesco’nun İki Kişilik Hırgür’ündekine benzer bir evrenle karşı karşıya kalırız. Tıpkı oyundaki Kadın ve Erkek gibi, Yaşlı Kadın ve Kurbağa için de görmeyi arzuladıkları fakat gerçekliğinden sürekli şüphe ettikleri bir dış dünya söz konusudur. Dışarıya çıkabilmek için masaldaki gibi birbirlerini dönüştürmeleri gerekir. Ne var ki bu sonsuz olasılıklar evreninde yeniden karşılaşabilecekleri bir iç dünya yakalayamamaktan ölesiye korkarlar ve bu yüzden de uykusuz kalırlar.

Hikâye, kendisi için özel olarak tasarlanmış 50×50 cm boyutlarında bir defterde görselleştirildi. Bir sanatçı kitabı olarak güncel sanat ve beden teması üzerine bir araya gelmiş başka eserlerle birlikte sergilendi. Hikâyenin görsel versiyonu bir kitap nesnesi olarak aynı zamanda karakterlerin uykuyu beklerkenki günlerine dair bir günlük olarak da okunabilir. Kitap, Paul Klee’nin şehir çizimlerinden esinlenerek üretilmiş bir dış dünya tasviriyle açılır. Kitapta “Yaşlı Kadın”, “Kurbağa” ve “Uyku” olmak üzere üç ayrı bölüm vardır. İlk bölümde kadının form dışı bedenine dair imgeler yer alır. İkinci bölüm çeşitlilikle örülü, dışarıdan kopuk, soyut anlatımlarla ifade bulan bir iç dünyayı temsil eder. Son bölüm olan Uyku, hikâyenin yazı aracılığıyla görselleştirildiği bölümdür. Sözcükler transparan bir kâğıtta üst üste biner, noktalama işaretleri olmadan yazıya dökülürler. Böylece hikâye, kitap formu aracılığıyla ardışık, sayfaların geçirgen yüzeyi sayesinde eş zamanlı bir kurguda akmış olur.

Yaşlı Kadın ve Kurbağanın Uyku Öncesi Olağan Trajedisi adlı hikâye yazılı bir form olmanın ötesinde okuyucuya kendi özgün kitap tasarımı ile ulaşmaktadır. Bu çalışma dil ve görsel arasında nasıl bir ilişki olduğunu ve bu ilişkinin özgün formlar üretmeye yatkınlığını sorgulayabildiğimiz yeni bir örnek teşkil etmektedir.

12.15-13.15
Kapanış Toplantısı

Başvurular herkese açık olmakla beraber doktora sonrası araştırmacılara, doktora öğrencilerine, yüksek lisans öğrencilerine ve lisans öğrencilerine öncelik tanınacaktır. Başvuru sonucu, yapılan değerlendirmenin ardından e-posta aracılığıyla bildiriliyor. Poedat, katılımcılarının entelektüel alanlara ilgisi yüksek, özgün deneyimlere karşı heyecanlı, etkileşime ve paylaşıma açık olmasına özen gösteriyor.

Başvuru sonucu, yapılan yazılı ve sözlü değerlendirmenin ardından e-posta aracılığıyla bildirilir. Poedat, katılımcılarının entelektüel alanlara ilgisi yüksek, özgün deneyimlere karşı heyecanlı, etkileşime ve paylaşıma açık olmasına özen gösteriyor.

Ücret, konaklamanın gerçekleştirileceği The Greenhouse’da tek kişilik odada kalacaklar için 1355 lira, 2 kişilik odada kalacaklar için kişi başı 1055 lira, 3 kişilik odada kalacaklar için kişi başı 959 lira, The Greenhouse çadırında kalacaklar için 755 lira, kendi çadırıyla gelecekler için 719 liradır. Ücrete üç öğün yemek dahildir. Dar gelirli öğrencilerin erişebilirliğini arttırmak için gereksinim temelinde 2 tane %10, 2 tane %20 ve 1 tane %40 burs veriyoruz. Başvuru belgesinin sonundaki “Eklemek İstedikleriniz” bölümüne burs gereksiniminizi belirtebilirsiniz. Her talebi karşılayamayacak olsak da yapabileceğimizin en iyisini yapmaya çalışacağımıza söz verebiliriz. Poedat kâr amacı güden bir topluluk değildir ve üyeleri kazanç sağlamaz.

Oturumlar bittikten sonra tartışma grupları yaratabilir, atölyeler düzenleyebilir, sanatsal üretimlerde bulunabilir, doğada kaybolabilir, gezilere çıkabiliriz. Etkinlik mekânımız aynı zamanda ortak yaşam alanımız olduğu için belli başlı işleri de beraber yapıyoruz. Etkinliğimizin akademik bir çalışmadan daha fazlası olduğunu ve entelektüel, sosyal ve yaşamsal açılardan bir “açıklık” olduğunu unutmamanızı istiyoruz.

Güvenli alan, Poedat’ın mihenk taşıdır. Güvenli alan gereği Poedat içinde herkes ırkı, etnik kökeni, dili, cinsiyet kimliği, cinsel yönelimi, fiziksel ve zihinsel özellikleri, yaşı, eğitim seviyesi, kültürel alışkanlıkları, toplumsal konumu, maddi durumu, inancı, politik düşünceleri, dünya görüşü ve yaşam biçimi ne olursa olsun kişiliği ölçüsünde hak ettiği saygıyı özgürlükçü ve barışçıl bir ortamda bulur.

Gün
Saat
Dakika
Saniye