Poedat Akademisi
1. Buluşma

11-15 Nisan 2018
Tiyatro Medresesi

Akademi, doğası gereği bir açıklığın alanıdır; çarpıcı, alışılmadık, uçsuz bucaksız… Günümüzde akademi kâr odaklı, nicelik temelli ölçütlerin belirleyici olduğu ve sonucun sürece yeğlendiği bir yapıya evriliyor. İster içinden ister dışından olsun akademiyi dönüştürmenin, hiç değilse “başka bir akademi”yi çağıran akışlar yaratmanın zamanı geldi. Poedat Akademisi; sosyal bilimler alanında çalışan akademisyenlere ve doktora sonrası araştırmacılara, akademisyenliği düşünen veya akademiyle bir şekilde bağını korumak isteyen üniversite öğrencilerine ve üretimlerine akademi dışından devam eden bağımsız araştırmacılara yönelik gerçekleştiriliyor.

Güncel çalışmaların sunulacağı ve birbirinden farklı tezlerin, makalelerin, soruların tartışmaya açılacağı Poedat Akademisi, olgunlaştırıcı bir çember olma özelliği taşıyor. Amfilerde sıkışmaya, çarçabuk yapılan okumalara ve gerçekliğin kendilerinin tekelinde olduğunu düşünen kişilere, kurumlara ve yetkelere karşı Poedat Akademisi yalınlığı, yavaşlığı, çeşitliliği önemsiyor. Poedat Akademisi üyeleri doğanın içinde, yoğunlaşmaya uygun, entelektüel tartışmaların kişisel paylaşımlarla bütünleştiği bir ortamda birlikte yaşıyorlar.

Poedat Akademisi: 1. Buluşma; hukuk, siyaset bilimi, felsefe, resim, sosyoloji, uluslararası ilişkiler, ekonomi ve mimarlık bildirilerini tartışmaya açtı.

Program

11 Nisan

Açış Toplantısı

12 Nisan

Hasan Basri Çifci

Sunumda teminat hukuku, icra hukuku ve kalkınma sosyolojisi alanlarında “sosyal teminat” kavramının izi sürülecek, Batı hukuk düzenlerine aidiyeti tartışmalı bu kavramın sosyalist icra hukuklarındaki iz düşümü ve neoliberal yorumu değerlendirilecektir.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’ndeki icra teşkilatı, hukuki cebir ve toplum düzeni ilişkisini somutlaştırma anlamında, Batılı icra hukuklarının temel prensiplerinden ayrışır. İcra edilebilirlik şartına uygun olarak yapılan değerlendirmeler, Batılı icra hukuklarından farklı olarak sosyalist ahlak temelinde ele alınır. Bu farklı temelin bir getirisi, icra hukukundaki cebir unsurunu, uyuşmazlıkları inceleyen bir kurum olarak işçi kolektiflerinin sağlıyor olmasıdır. Cebrin ilk durağı olan bu kolektifler yeterli baskıyı sağlayamadığında işçi ücretlerinin haczine gidilir. Bu tabloya şu sorular yöneltilecektir: İşçi kolektiflerinin bir sosyal teminat sağladığı düşünülebilir mi, icra hukukuyla sosyal teminat bir arada yürüyebilir mi ve cebre sosyalist ahlak temelinde yaklaşmak icra hukukunun amaçlarını sağlamakta yeterli olabilir mi?

Bangladeş’teki Grameen Bankası düşük miktarda verilen kredilerin bir insan hakkı olarak kurgulanmasını önerir. Bu öneride, teminat şartının kredi borçlularını yalnızca bazı ekonomik göstergeleri sağlayabilen kişilerle sınırlı hâle getirdiği, bu yüzden nötr bir ekonomik araç olmayıp ekonomi temelli ayrımcılığı tetiklediği üzerinde durulur. Banka, bu göstergeleri sağlayamayan kişilere verilecek kredilerin geri dönmesi için gereken baskıyı kredi borçlusunun muhitiyle sağlama yoluna gider. Bu tabloya da şu sorular yöneltilecektir: Muhitin bir sosyal teminat sağladığı düşünülebilir mi, teminat hukukuyla sosyal teminat bir arada yürüyebilir mi ve krediye insan hakkı temelinde yaklaşmak teminat hukukunun amaçlarını sağlamakta yeterli olabilir mi?

Ali Emre Benli

2015 yılında çok sayıda sığınmacının Avrupa’ya gelişi kargaşa ve geniş çaplı hak ihlallerine yol açtı. Yine aynı dönem, mülteci hakları için çok yönlü eylemlere de sahne oldu. Avrupa çapında çeşitli siyasi özneler geri çekilen kurumlar tarafından bırakılan boşluğu doldurmak için sürekli girişimlerde bulundu. Bu mücadele dönemi, şimdiye kadar ideallere ulaşmanın yollarını sorgulamaktan ziyade, idealin sorunlarıyla meşgul olmuş kozmopolit düşünce savunucularını, siyasi öznelik kavramını ele almaya zorladı. Toplumlar kozmopolit ideallere nasıl yaklaşabilir? Hangi özneler kozmopolit siyasi öznelik talep edebilir? Bu özneler kozmopolit değerleri geliştirmek için ne yapmalıdır?

Sunumumda kozmopolitanizmi savunan yazarların ve onların dostça eleştirmenlerinin bir tartışmasıyla, kozmopolit siyasi özneliğin özelliklerini tanımlamaya çalışıyorum. Dostça eleştirmenler, kozmopolitanizme önemli ölçüde bağlı olmalarına rağmen, etik ve kurumsal kozmopolit düşünce savunucularını, siyasi öznelik sorununu göz ardı etmekle eleştiriyorlar. Önce James Ingram’ın radikal kozmopolitanizmini ele alıyorum. Ingram, kozmopolit ideallerin öncü siyasi özneler tarafından uygulanmasıyla hâlihazırda var olan güç eşitsizliklerinin ve tahakkümün yeniden üretilmesi tehlikesine işaret ediyor. Ardından Lea Ypi’nin devletçi kozmopolitanizmine bakıyorum. Ypi,  siyasi etkenliğinin ve motivasyonel sürdürülebilirliğinin korunmasında birliksel siyasi ilişkilerin önemini vurguluyor. Her iki eleştirinin mülteci eylemleri bağlamında bir analizi, beni siyasi mensubiyet gibi sadece aktörün özelliklerine değil, aynı zamanda eylemin ve bağlamın özelliklerine de odaklanan çok yönlü bir kozmopolit siyasi öznelik anlayışına götürüyor.

Fırat Akova

Aşırı zarar suçları, milyonlarca ya da milyarlarca canlının yaşamını olağanüstü ölçüde olumsuz etkileyerek ömür kısaltan, yüksek acı yaratan ya da yoğun esaret altına alan eylemleri kapsıyor: Soykırım, sömürgecilik, yolsuzluk, kimyasal ya da nükleer silah kullanımı, ekolojik yıkım ve benzerleri… Aşırı zarar suçları ve etkileri, uygarlığın her döneminde nüfusla ve teknolojiyle orantılı olarak var oldu: Ordular işgal ettikleri coğrafyaları yakıp yıktılar, ırkçılar okyanuslarda köle ticareti rotaları ördüler, diktatörler sağaltılamayan kitlesel haksızlıklar ürettiler… İçinde bulunduğumuz çağda iktidarların ve araçlarının yırtıcılığı nedeniyle tek bir kişinin bile bir düğmeye basarak, bir imza atarak ya da bir sözcük kullanarak içinde yaşadığımız gezegeni geri dönüşsüz bir biçimde değiştirmesi mümkün.

Aşırı zarar suçları bir kişi tarafından işleniyorsa, diğer bir deyişle, milyonlarca ya da milyarlarca kişinin çektiği acının sorumluluğu bir kişide toplanabiliyorsa, orantılı bir ceza nasıl bulunabilir? Hukuk sisteminde “denkleştirici adalet” adı altında geçerliliği olan ve sezgisel olarak da doğru bulduğumuz “cezanın suçla orantılı olması gerektiği” yargısı, olası yeni ceza biçimleri olan sanal gerçeklik cezalarına kapı aralayabilir mi? Söz gelimi, sayısız kişinin kanser ağrısı çekmesine, organ kaçakçılığına açık hâle gelmesine ya da susuz kalmasına neden olan bir kişiye, ölümle sonuçlanmaksızın sanal gerçeklik işkencesi yapılmalı mıdır? Sanal gerçeklik işkenceleri, salt aşırı zarar suçları için kullanılacak olsa bile, tutarlı bir biçimde gerekçelendirilebilir mi? “Temel haklar”, “insan onuru”, “beden dokunulmazlığı” gibi tarihsel bağlamda yüklü değerlerin reddi, aşırı zarar suçlarının ağırlığı karşısında arzulanabilir mi?

Tartışma
Başka Bir Akademi: Nasıl? (1)

13 Nisan

Sevgi Aka

Sunumun amacı yokluk, eksiklik, kayıp, boşluk gibi kavramların salt olumsuz kavramlar olmadığını, çeşitli kültür ve düşünce sistemlerinde potansiyel, olasılık, yaratıcılık ve fırsatlar sunduklarını göstermektir; bu şekilde, ilk bakışta nötr ya da olumsuz algılanan bu kavramlara yeni bir bakış açısı getirmeyi sağlamaktır.

Çoğunluğunu heykel, yerleştirme ve performansın oluşturduğu güncel sanat çalışmalarımda yokluk, kayıp, eksik, artık kavramları ve parça-bütün ilişkileri ortak özelliktir. Kavramsal, ruhani ve fiziksel yokluk, bize farklı olasılıkları özgürce hayal edebileceğimiz ve varsayımlarımızı yansıtabileceğimiz bir alan sunar. Dönüşüm döngüsünde bir şey bir diğeriyle yer değiştirir, dolayısıyla zamanla dolan boşluklar oluşur. Dönüşümün gerçekleşmesi için boşluklara ihtiyaç duyulur. Fiziksel, kavramsal ya da tinsel kayıp bize olasılıklar sunar. Yaratıcılık ve özgürlüğü açığa çıkarır.

Bununla birlikte, bu sunum fiziksel, kavramsal ya da ruhani yokluğun potansiyel keşiflere, yaratıcılık alanlarına ve doldurulmak üzere boşluklara yer açtığını ve bunun 1960 yıllarından sonra çağdaş sanat eserlerinde nasıl uygulandığını gösterecektir. Sanat eserinde, boşluk ve yokluk, izleyeni kendine döndürüp onu kendi iç dünyasıyla doldurmasına sebep olur.

Sunumumda, “yoklukta yatan imkânlar” kavramı Budizm, Hannah Arendt’in başlangıç teorisi, Heidegger’in “yeryüzü ve dünya”, Jacques Rancière’in “özgürleşen seyirci” düşünceleri, minimalizm akımı ve John Cage, Fred Sandback, Roman Ondák, Gordon Matta-Clark gibi sanatçıların çalışmalarından ve süreçlerinden yararlanılarak araştırılacaktır.

Günseli Naz Ferel

Üçüncü Sinema hareketi 1960’larda ortaya çıkmış, kolonyalizm sonrası global kapitalist düzenin etkileri ile boğuşan halkların hikâyelerini anlatmayı hedef edinmiş bir sinema akımıdır. İsmini dünyadaki diğer temel sinema akımlarına referans ile almıştır: Hollywood sineması (birinci sinema) ve Fransız Yeni Dalgası (ikinci sinema). Bununla birlikte, ‘’üçüncü dünya ülkeleri’’ olarak bilinen ülkelerin sineması olarak da anılır. Üçüncü Sinema sadece filmlerin kahramanlarını ve konularını değiştirmeyi değil, sinemanın prodüksiyonunu yerelleştirmeyi ve dominant Hollywood estetiği ile mücadele etmeyi de hedefler. Bu açıdan bir sanat dalı içerisinde ekonomik, politik ve estetik alanlarda topyekûn bir mücadele vermeyi amaçladığını söyleyebiliriz.

Teshome Gabriel, postkolonyal ülkelerin sinemalarının geçtiği üç aşamadan bahseder ve her bir aşamayı endüstri, tema ve stil olmak üzere üç farklı açıdan inceler. Bu aşamalar Hollywood’un vasıfsız bir asimilasyonu olmak ile hâkim kültürel kodlara karşı bir duruş sergileyen bir sinema olmak arasında konumlanır. Ancak bu, ülke sinemalarının veyahut yönetmenlerin lineer bir ilerleme gösterdikleri anlamına gelmez. Gabriel bizlere rekabetçi ve adilsiz bir ekonomik sistem ile işleyen ve bu sistem ile ilişkili kültürel alanı baskıcı ideolojilerin temsilleri ile üreten bir sinemanın nasıl yerelleşebileceğine, adil bir ekonomik sistem ile işleyebileceğine ve direnen bir estetiği kurabileceğine dair bir yol haritası çiziyor.

Bu doğrultuda sunumumda Üçüncü Sinema’dan evvel ilk iki akımın genel hatlarının bir özeti paylaşmak, ardından Teshome Gabriel’in bu teorisi üzerinden Üçüncü Sinema’yı ve açtığı kültürel direniş alanını tartışmayı umuyorum.

Engin Onuk

2011’de Arap Baharı’nın bir parçası olarak başlayan Suriye’deki ayaklanmalar, kısa sürede birçok uluslararası aktörün doğrudan ya da dolaylı olarak ülkedeki gelişmelere müdahil olduğu, uzun vadeli, gittikçe derinleşen bir krize dönüştü. Bu uluslararası aktörlerin başında gelen ülkeler arasında olan Türkiye ve ABD’nin Suriye krizine siyasi, diplomatik ve askeri olmak üzere farklı boyutlarda müdahil olmalarıyla birlikte Suriye’deki gelişmelerin gidişatında belirleyici birer rol oynadılar.

Türkiye ve ABD, Suriye krizinde, Ağustos 2011’den itibaren rejim karşıtı blokun parçası oldu. Bu vesileyle iki ülke ortak hareket ederek Suriyeli muhaliflere siyasi, diplomatik, askerî, stratejik ve insani yardımlarda bulundu. Öte yandan, ABD’nin, Orta Doğu’daki Afganistan, Irak ve en son Libya tecrübelerinden sonra Obama yönetimi Suriye’de doğrudan varlık göstermemeye gayret ederek Türkiye’nin politikalarını destekleyen bir rol oynadı. Daha sonra, El-Kaide uzantısı olan El-Nusra Cephesi ve IŞİD gibi Selefi-cihatçı grupların Suriye krizinde başat aktörler hâline gelmesiyle birlikte 2013’ten itibaren Türkiye ve ABD’nin Suriye’de izlediği politikalarda öncelikleri birbirinden ayrılmaya başladı. 2014’te Türkiye’nin Suriye politikasını rejim karşıtlığı belirlemeye devam ederken, rejim karşıtlığı ABD’nin Suriye’deki politika önceliği olmaktan çıkıp terörle mücadele ön plana çıktı. Türkiye öncelikli olarak Suriye rejimine karşı savaşan ÖSO’ya bağlı grupları desteklerken ABD’nin önceliği Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan YPG’yi desteklemek oldu. Türkiye PKK’nın uzantısı olarak gördüğü YPG ile ABD’nin kurduğu bu ortaklığı kırmızı çizgi olarak görürken ABD Türkiye’nin Suriyeli muhalifleri desteklemesine muhaliflerin terörle mücadelede yeterince etkili olmaması ve içerisinde birçok cihatçı grubun olduğu gerekçeleriyle şüpheyle yaklaştı. Dolayısıyla ABD’li politika yapıcılar, Türkiye’yi Arap Baharı’nın başlangıcında Orta Doğu ülkeleri için bir model ülke olarak görürken zamanla Türkiye’nin pro-aktif Suriye politikasını aşırı buldu ve Suriye’de cihatçıların artan etkisini ihmal ettiği kanısına vardı; böylelikle Türkiye’nin Ortadoğu için bir model ülke olduğu fikri terk edildi.

Sunumun amacı, Suriye krizinin Türkiye-ABD ilişkilerine etkilerini incelemektir. Türkiye ve ABD’nin Suriye krizi boyunca izlediği politikalar karşılaştırmalı olarak ele alınacak ve NATO müttefiki olan Türkiye ve ABD’nin Suriye’de ayrışan öncelikleri bağlamında Türkiye-ABD ilişkilerinde artan kırılganlık tartışılacaktır.

Tartışma
Başka Bir Akademi: Nasıl? (1)

14 Nisan

Kerem Başkaya

İktisat biliminde diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi sonuca henüz erdirilememiş pek çok tartışma mevcuttur. Bunlardan en bilinenlerinden biri, yardımların etkisi ile ilgili olan tartışmadır. Gerek devletin bireylere yardımı üzerinden mikro ölçekte gerekse de uluslararası yardımların etkisi üzerinden makro ölçekte konu tüm yönleriyle tartışılagelmiştir. Sunumda irdelemek üzere bu ihtilafın güncel noktalarından biri seçildi: Bir tarafta Sachs, gelişmekte olan ülkelerin geri kalmışlıklarına sıcaklık, kuraklık gibi faktörlerle bir açıklama getirirken yine aynı gerekçelerle bundan çıkışı sağlayacak yüksek başlangıç yatırımlarına sahip olmadıkları söyler ve bu *yoksulluk tuzağından* çıkışın ancak dış yardımlarla olabileceğini iddia etmektedir. Diğer taraftan, Estearley-Moyo, bu yardımların bu ülkelerde yaşayan insanların kendi çözümlerini bulmalarını ve gerekli kurumların gelişmesini engellemekte ve neticede yardımların yarardan ziyade zararı olduğunu savlamaktadır.

Sunumun bu noktadaki amacı, Banerjee-Duflo’nun bu tartışmayı aşmak için sundukları araştırma önerilerisini tanıtmak, bunun sosyal bilimlerde ve felsefede pek çok farklı soru için uygulanabilirliğini göstermektir.

Tuna Öğüt

Fikirtepe sakinleri, üzerlerindeki yozlaştırıcı ve inkâr edici tahakküme karşı günlük eylemler araçsallığı ile bir direniş ve hafıza mücadelesi geliştirmişlerdir. Fikirtepe, bir mahrumiyet mekânı olduğu kadar bir mücadele mekânıdır ve burada mahalleliler, kendilerine uygun görülmüş alanın dışına çıkmaktadırlar.

Yazıya paralel olarak belgeleme ve şahit olma amaçlı bir fotoğraf serisi oluşturulmuştur. Yazının ve fotoğraf serisinin Fikirtepe’ye dair yaşananları unutmaya karşı bir hafıza mücadelesi olması amaçlanmaktadır. Yaşayışları, ötekileştirilmiş bu topluluk dışındaki biri tarafından kendilerinden daha iyi anlaşılamayacağı gibi tasvir de edilemez. Dolayısıyla, Fikirtepe hakkında öngörülecek herhangi bir kararın, diğer tüm topluluklar için de olması gerektiği gibi, Fikirtepelilerin dahiliyetinde gerçekleşmesi gerekmektedir. Mahalle sakinlerinin talepleri ve öngörüleri dinlenmeden önce gerçekleştirilen tüm yaratıcı faaliyet askıya alınmalıdır.

Tartışma
Gerçekliği Saptama Sorunu: Her Yaklaşım Neden Eşit Olmamalıdır?: “Why Wikipedia cannot claim the Earth is not flat”

Değerlendirme Toplantısı

15 Nisan

Kapanış Toplantısı