Poedat Konferansı
2018

21-23 Aralık 2018
Studio-X

Yaşamın karmaşık ve şaşırtıcı akışını çözümlemenin farklı alanların, yaklaşımların ve yöntemlerin birleşmesiyle gerçekleşebileceğine inanarak geniş kesimlere açılan disiplinlerarası gençlik buluşması Poedat Konferansı 2018, değişik üniversitelerden ve kentlerden gelen gençleri birleştirerek özgün araştırmaların paylaşılmasını sağladı.

Üniversite öğrencilerini ve bağımsız araştırmacıları odağına almakla beraber herkesin davetli olduğu Poedat Konferansı 2018, sunumların dışında kalan zamanlarda sosyal etkileşimlerin ve yüz yüze iletişimlerin serpilip gelişmesini önceledi. Üretim yapan ve sözü olan bağımsız topluluklarla ilişkilenen konferans, İstanbul dışından gelen katılımcıların İstanbul’da yaşayan katılımcılarda konaklamasına aracılık ederek de bir konukseverlik ağı ördü.

Alışılmadık kesişmelerin, neşeli sohbetlerin ve yaratıcı ortaklıkların doğduğu Poedat Konferansı 2018, gönüllülük temelinde örgütlenen yapısıyla açıklığın ve beraberliğin değerini somutlaştırma umudunu taşıdı.

Program

21 Aralık

Fırat Akova
Açış Konuşması

Nazım Sarıkaya

Tiyatronun simgesi gülen ve ağlayan yüz, tragedya ve komedya, birbirine karşıt iki tür olarak bilinmektedir. Aristoteles’in dram sanatı için kurucu metni Poetika’dan bu yana komedya ve tragedya tanımı hikâye, olay örgüsü, karakter ve koro bakımından nasıl farklı oldukları üzerinden yapılır. Ancak birbirine karşıt olarak görülen bu dramatik türler, birçok antropolog ve sanat kuramcısına göre aynı tanrı (Dionysos) adına yapılan dinsel ritüellerden gelişerek kendi sanatsal formlarına ulaşmasıdır; yani ritüelin gövdeyi oluşturduğu bir Dionysos ağacı düşünülecek olursa, komedya ve tragedyanın aynı kökten gelişen dallar olduğu iddia edilebilir.

Antik Yunan’da Dionysos kültü ve ritüelleri MÖ 1400-1000 dolaylarında başlamış ve yaklaşık olarak MÖ 650’ye kadar dinî özelliklerini muhafaza ederek gizli bir tapını alanı oluşturmuştur. Bu tarihe kadar gerçekleştirilen ritüellerde (Anthesterion, Eleusis, Eiresione, Thesmophoria ve Lenea) gülme ve ağlama, kutlama ve yas, acı ve haz gibi karşıtlıklar bir aradadır. Aslında bir bitki tanrısı olan Dionysos’un ölümü ve yeniden doğumu, doğanın öldüğü sonbahar ve yeniden doğduğu ilkbaharda onu simgelen bir hayvanın (veya insanın) kurban edilmesiyle deneyimlenir. Doğadaki çoğalmaya-berekete paralel olarak Dionysoscular cinsellik, şarap ve şölenle kendinden geçmekte, geçici bir süre doğayla bütünleşmekte, tapındığı tanrıya dönüştüğüne inanmaktadır. Acı-tatlı karşıtlıkların aynı anda yaşandığı ritüellerin dramatik temsile dönüşmesi ise süreç içinde ve kademeli olarak gerçekleşmiştir.

Bu sunumun temel iddiası, tragedya ve komedya türlerinin kökeni olarak Dionysoscu ritüellerin kimi karşıtlıkları, farklılıkları ve uyumsuzlukları bir araya getirdiği yönündedir. Çalışmada antik Yunan Dionysos ritüelleri, farklı zaman ve mekânlarda farklı topluluklarca gerçekleştirilen ritüellerle birlikte incelenecek; ölüm ve yaşam, acı ve haz, ritüel ve dram gibi karşıtlıkların bir aradalığı üzerinden okunacaktır. Hem yaşlı hem de genç, uygar-barbar, kadın-erkek, tanrı-köle olan Dionysos’un iç içe geçen iki yüzü, rasyonel akıl ve kategorik düşüncenin değil karşıtlıkların, farklılıkların ve uyumsuzlukların bir arada olduğu bir düşünme biçiminin ürünüdür.

Mustafa Mert Akay

Ekran tarihsel bir muhakemenin ürünüdür; asr-ı dijitalin kapısı, tarihsel oluşun sıratı, insanın sıfatıdır. Esası temsiliyet sürecini aşarak işaret edileni kendisi olarak ortaya koymak olan, gönderimi ya da gösteriminden başka bir mefhumu ortaya koyamayan ekranın mevcudiyetinin sonuçları belirginleşmiştir. Bu sunumda bir eylemler bütünü olarak ilerlemeci, diyalektiğin tahakkümünde olan insan iradesinin sonucu olarak ekran ve getirisi dijital oluşun sebepleri, sınırları ve sonuçları tartışılmak istenmektedir.

İradeye dayalı bilinç yönelimseldir; taş yuvarlanır, insan da yönelir, evrensel paradigma, kanun yahut doğa olarak isteme, insanda benin dışına yönelim olarak tezahür eder. Bu noktada dışına (çevresine) yönelen, adım atan insan tam olarak dışsallığına kendisinin üzerinden, kendisinin tanımı olarak yaklaşması sebebiyle çevre içerisinde değil dünya içerisinde var olur. Böylece belirir toprağı gökyüzüne adayan insan, bir öge olarak kültürü doğuran nesil. (Cult, Colere: Toprağı işleme.) Basit bir yerleşik yaşama geçiş öyküsü değildir yaratılışın sayfalarında Adem’in cezası; yalnızca toprağı işlemek değildir yasağın bedeli, fıtratın serimlenmesidir ayrıca.

Eylemler bütünü olarak tarih, yalnızca yeryüzüne yönelimin bir özeti olduğu ölçüde yenilenmesi ve yetmediği ölçüde aşılması gerekendir de. İnsan toprağı eşeler ve ona yuva der; deriden diker toplumsal sınıf göstergesi olarak kıyafeti, örer dünyasını ilmek ilmek, olur ayaklarının altı meydan, dokunduğu elma, kucağındaki savaş. Böylece başlar “imkânsız takası” (Jean Baudrillard) yerin ya da şeyin.

Dijital mevcudiyet ya da oluş bu noktada çocukların tabletler ile oynaması ya da enformasyon alanındaki yenilikler bağlamında bir çağın kapanışı değildir; ancak o, ben-olmaya mahkûm insanın ben-olmayan her şeyi kendisinden hâle getirerek hiç de kendisinden olmayanı, kendi varlığının imkânsızlığını, eksikliğini ya da karşıtlığını haykıran dışsallığı beşerî, ben olana ait, yaşamına dahil hale getirme öyküsünün sonudur.

Adlandırma telaşının zorunluluğu olarak nesnenin ortaya çıktığı anda çeşitli araçlar ile dijitale aktarılması yalnızca nesnenin kendisinin yeniden kurgulanması değil, aynı zamanda onun oluşunun dışlanmasıdır; onun oluşunun göz ardı edilmesi, bütün bir insanlık tarihinin fantezisi, özlemi, şehveti, sebebi, arzusu, talebi, bütün tutkusudur. (“Digitus: İşaret parmağı”, bir nesne-özne ilişkisini barındıran işaretleme eylemi değil, salt olarak işaretin kendisini nesneden ayrık olarak belirten düzlem.) Bir fotoğraf yahut videonun ehemmiyeti, kırdığı gerçeklik ve yeniden inşa ettiği oluş sadece bir politik, etik simülasyon ya da kurgu meselesi değil, bütün bir insanlığın ontolojik çaresizliğinden kaynaklanan ortak çabasının eseridir.

Ekranın çağımızın fetişi olduğu su götürmez bir gerçektir; onun insan için önemi ontolojik olarak ve doğası gereği ona duyduğu ihtiyaç üzerinden belirginleşmiştir. O tam olarak dışsallığa yönelim ya da ben olana nüfuzun aracı olarak gözün önündedir; sürekli de yaklaşır, bu bağlamda insan âşıktır ona, kaçıramaz gözlerini ondan, sadece hareket ve parlaklığa duyarlılığından değil, dışsallığına karşı sürekli bir anlamlandırma telaşı içinde ben-olmayana duyduğu bulantıdan. Bu bağlamda fenomenleri görüntüye dönüştürerek dışsallığı bilince direkt bir tanım olarak sunan ekrana insanın âşık olmaması imkânsızdır; tarihsel bir gelişimin nihai sonucudur bu, insan sever ekranı, yakınına çeker sürekli.

Özne-nesne ilişkisinin saydamlaştığı, fırlatılmış bulunma mahzunluğunun belirsizleştiği, aklın nesne ile fikrini takas etme marazının karantina altına alındığı çağda tabii ki dışsallık üzerinden bağ kurarak kendisini inşa eden, düalist tabanlı değişime dayalı insan doğasından, dahası insanın kendisinden bahsedilemeyecektir. Ekran tam olarak bu sebeple gözler önünde olan temsiliyet çaresizliğinin, yeryüzünü dünyası edinme, onu kendi üzerinden tanımlama, dönüştürme kaderine sahip insanın tasfiyesinde “Dünya”nın kurtuluşudur.

Deniz Yenihayat

Bugün dijital teknolojilerin hırçın neoliberalizmle birleştiğini düşünürsek bu yeni teknolojilerin bireyleri, toplumları ve gezegeni tehlikeli bir geleceğe taşıdığını da söyleyebiliriz. Peki bu noktaya nasıl gelmiş olabiliriz? Tek suçlu devletler ve büyük şirketler mi? Popülist sağ politikacılar ile dijital teknolojilerin nasıl bir ilişkisi var? Bu süreçte emek nasıl bir dönüşüme uğradı? İnternet neydi, ne oldu? Sonuncusundan başlarsak, internetin ortaya çıkışı her şeyden önce sibernetik bilimine dayanıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki dünya gitgide iki kutuplu bir hâl alırken hem gözetim hem de denetim önemli iki kavram hâline gelmişti. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki bir matematikçi, Norbert Wiener, bilim ve teknolojiyi topluma faydalı olacak şekilde ilerletmenin hayallerini kuruyordu. Özellikle bilimin vardığı en korkunç nokta olan atom bombasının ardından yoğun bir kontrol ihtiyacı hisseden Wiener’in zihninde “sibernetik” düşüncesi şekillenmişti.

Sibernetik bilimi mekanik, fiziksel, biyolojik, bilişsel ve sosyal sistemlerde bilginin işlenmesi, bilgiye verilen tepki ve geri beslemenin bilgiyi dönüştürmesi üzerine odaklanıyordu. Mühendislik, biyoloji, sinir bilimi, antropoloji ve psikoloji gibi alanların bir arada çalışmasını sağlamıştı. Farklı disiplinlerden bilim insanları, bilimi toplumun faydasına olan ve insan doğasını kontrol altında tutabilecek sistemlerin yaratılması için kullanıyordu. Sibernetik zamanla elektriksel, mekanik veya hidrolik servomekanizmaların, otomatik navigasyonun, sinir bilimin, iletişim teorilerinin ve hatta yapay zekâ teknolojisinin temelini oluşturdu.

Wiener ve birçok sibernetikçi, kayda değer devlet ve ordu desteğiyle birlikte üniversitelerde bilgisayar bilimleri bölümlerini kurdular; önemli bilgisayar şirketlerinin kurulmasına ve hatta internetin temelini döşeyen, açılımı “Gelişmiş Araştırma Projeleri Dairesi Ağı” olan ARPANET’in (Advanced Research Projects Agency Network) oluşturulmasına yardımcı oldular. ARPANET dünyadaki Amerika Birleşik Devletleri ordusu birliklerinin birbirleriyle anlık ve güvenli iletişim kurabilmesi için sibernetik yaklaşımla geliştirilmişti. Zamanla özel sektöre ve kamusal kullanıma açılarak günümüzdeki internet hâlini aldı.

İnternetin kamusallaşması, neoliberal küresel ekonominin yayılmaya başladığı yıllara tekabül ediyor. Finans dünyası internet teknolojileri sayesinde her geçen gün daha da güçleniyor. Bir yandan da dijital dünya emek ve çalışma eylemlerimizi de dönüştürüyor. Franco Berardi’nin kavramıyla açıklamak gerekirse yaygın iş gücü “kognitarya” (“bilişsel emekçi”) hâline gelmiş durumda. Dijital ağlar sayesinde eylemin alanıyla işin alanı birbirine karışıyor, her an çalışmaya hazır kitlelerin sayısı artıyor. Neoliberal sistemin belirgin karakteri olan güvencesizleştirme, kognitarya için artık sıradan bir durum.

İnternet teknolojileri hakikatle olan ilişkimizi de sekteye uğratarak toplumsal olarak kaderimizi belirleme gücümüzü elimizden alıyor. Popülist sağ politikacılar dijital teknolojileri dezenformasyon ve kitle kontrolü için kullanırken bizler neyin gerçek neyin yalan olduğunu kestiremediğimiz bir enfosferde (enformasyon atmosferinde) edimlerimizle kontrol mekanizmasını daha da güçlendiriyoruz. İnternet ve sosyal medya üzerinden devletlere ve şirketlere kişisel bilgilerimizi teslim ediyoruz, kişiye özel dezenformasyon malzemelerinin yaratılmasına yardımcı oluyoruz. Hakikat mi? İnsanlık tarihi boyunca hep tartışılmıştır; ancak günümüzde bir meta hâline gelme ve sadece parasını verenlerin sahip olabileceği bir veriye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Peki ne yapacağız?

Berardi’ye göre kognitaryanın sahip olduğu potansiyelleri sistemden geri çekmesi umut vaat eden bir çözüm olabilir. Pasif direniş, sistemden çıkış ve otonomi, günümüz neoliberal tüketim çılgınlığına bir alternatif yaratma potansiyeline de sahip. Kitle iletişiminin şeffaf ve güvenli yapılmasıyla güçlenebilecek otonomiler, doğayla uyumlu yenilikçi teknolojilerin adil ve faydacı kullanımıyla daha da güçlenebilirler. 20. yüzyılın kapitalizmini alt etmeyi başaramamış kol emekçisinin mirasçısı olan 21. yüzyıl kognitaryası, geleceğin belirsiz olduğu bugünlerde yeniden hayal kurmaya başlayabilir.

Ezgi Nilgün Güney

Köklü geçmişi, ilerlemeci literatürü ve pozitivist temelleri ile tıp alanı karşımızda devasa bir bilgi birikimi ile durmaktadır. Bir yanda ise geçmişi çok eskilere dayanmasa da akademide yarattığı ve açtığı-yeniden açtığı tartışmalar ile dallanıp budaklanan ve kendini hızla geliştiren kuir teori durmaktadır. Bu sunum, tıp etiğini kuir teori bağlamında yeniden ele alarak “beden” üzerinden etik bir tartışma yürütmeyi amaçlamaktadır. Etik tartışmanın son ayağı karşımıza sosyal politika olarak ortaya çıkmakta, teorik tartışmanın sağlık politikası temelinde nasıl biçimlendiği sunumun önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda, tıp etiğinde kuir yaklaşımın imkânı ve-veya gereği sorunsallaştırılacaktır.

Bedeni algılama ve tanımlama biçimindeki değişim ve dönüşüm düşünüldüğünde müdahalenin tekrar tanımlanması ve sınırlarının konuşulması önemlidir. Dahası, bu tartışma yalnızca tıp etiği açısından değil birçok alan açısından önemlidir. Tıp etiği tartışmaları yahut herhangi bir alan içi tartışma, bilimsel çerçeve ve etiğin ne derece sosyal bir olgu olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, farklı alanlarla temas hâlinde bulunmazsa durumda kendi paradigmasının dışına çıkamaz. Daha önce de belirtildiği gibi, bu sunumda tıp etiğinde kuir yaklaşımın imkânı ve-veya gereği sorunsallaştırılacaktır ve gerekliliğin mevzubahis edilmesi de belirtilen paradigmanın kırılmasına gerek olup olmadığı üzerindendir. Tıp kendini kuirleştirmek zorunda mıdır; kuir tıp mümkün müdür, yararlı mıdır?

Sunumdaki tartışma var olan sağlık politikalarının revize edilmesi yahut ayrımcılığın altı çizilerek daha “kapsayıcı” bir sağlık hizmeti verme amacıyla yapılabilecekler üzerine bir tartışmadan çok kuir kavramının kapsayıcılık sorununu da temele alan bir bakış açısı çerçevesinde yürütülecektir. Söz konusu tartışma yapılırken kürtaj, transfobi, ötenazi gibi pratiklerden çok bedenin ve benliğin tanımlanması ve ihtiyaçları üzerinden ifade edilebilecek kuir ontoloji ve bunun tıp alanının kendisi ile karşılaşması mesele edilecektir. Açıktır ki bahsedilen pratikler de sorulacak sorularla ilişkilidir; ancak gerek farklı alanların konular üzerine yaptığı tartışmaların çokluğu ve çeşitliliği gerekse bu tartışmaların tek bir alan içinde dahi fazlaca tartışmalı konular olması dolayısıyla bahsi geçen pratikler bu sunumun çerçevesi içerisine girmemektedir. Kuir bedenin tanımlanış biçimi üzerinden kuir özne ile kuirin öznesinin ayrımı yapılmaya çalışılırken bu sorgulamanın ontolojik temellerinin altı çizilecek, kuir bedenin sorgulanamaz ve tanımlanamazlığı ile bunun onu anlama pratiğimiz üzerinde etkisi medikalizasyon ve tıp etiği üzerinden ele alınmaya çalışılacaktır.

Kuir teori üzerine çalışmalar yapan akademisyenlerin ve aktivistlerin son zamanlarda en çok tartıştığı konulardan biri trans kavramıdır ki bu bizi hem medikal bir problematiğe hem de kuirin öznesi üzerinden doğrudan ontolojik bir temelde yapılacak tartışmalara götürüyor. Bu tartışmaların farklı perspektiflerden değerlendirilmesine imkân sağlamak gayesiyle ilk olarak kuir bedenin ve bu bedenin ihtiyaçlarının tanımlanmaya çalışılması, devamında ise tıp alanının pozitivist ve ikili karşıtlıklardan oluşan tanımlayıcı ve ayrıştırıcı yapısı, geleneği, kavramları ve bunlardan doğru oluşturulan etiğin bağlamının çözümlemesi amaçlanmaktadır.

Tartışmanın iki temel aksından biri tıbbın yüzlerce yıldır var olan beden ve benlik algısını değiştirebilir olup olmadığı ve bunun sonucunda tıp alanının neye dönüşeceğidir; ikincisi ise sağlıkta kuir yaklaşımın sağlık hizmetine ulaşımda ne tür etkileri olacağı yönündedir. Bu biçimiyle hem alana ontolojik bir tartışma alanı açılmaya çalışılmakta hem de sağlık hizmetleri, var olan paradigmanın dışında bir bakışın imkânlı olup olmadığı üzerinden yeniden irdelenmeye çalışılmaktadır. Açık ve net bir argüman sunmak ya da var olan bir olgunun araştırma sonuçlarının sunulmasından ziyade bu sunum, ihtimalleri konuşmak ve tartışmak gayesindedir.

Fırat Akova

Etiğin estetik tarafından yutulduğu, suçsuz bir arzunun hücresel bir şiddete dönüştüğü bir bağlamda konumlanan görünüşçülük, çoğunlukla yüz yüze ilişkilerde cisimleşen ve seyrekçe ayrımsanan bir ayrımcılık biçimidir. Irkçılığın, cinsiyetçiliğin ve türcülüğün temelini oluşturan “bizler” ve “onlar” arasındaki kopuşun şimdi de “güzel” sayılanları “çirkin” sayılanlardan ayırması, görünüşleri “esrikçe haz alınan” ile “derinlemesine iğrenti uyandıran” kutupları arasındaki bir ölçeğe yerleşmiştir. Gözün buyruklarını taçlandıran gözmerkezcilikle de bağlantılı olan görünüşçülük, çirkin sayılanların öznelliklerini, deneyimlerini ve haklarını paralamak pahasına güzel sayılanların tiranlığını kurmuştur; yalnızca çirkin sayıldıkları için kişilerin mutluluklarını azaltan, refahlarını düşüren, özgürlüklerini tehdit eden ve geleceklerini bağlayan görünüşçülüğün sosyolojik süreçlerin yayvanlığına gizlenmiş bir ihlal olduğunu söylemek abartı olmaz. Söz konusu ihlale tarih yazımı geleneğinden yaklaşıldığında Umberto Eco, çirkinliğin hiçbir zaman tek başına incelenmediğini iletmiştir; çirkinlik, güzelliğin ne olmadığına düşülen bir dipnot olarak kalmıştır. Çirkinliğin bir dipnot olarak kalışı, onun politik tarihini kusan görünüşçülüğün bir sonucudur.

Atalarımızın genlerinde barındırdıkları yıldız tozları, etkilendikleri coğrafya ve iklim, tükettikleri gıdaların niteliği ve çalışma koşullarının ağırlığı gibi etmenlerin rastlantısal olarak buluşması görünüşü belirler. Seçilemeyen, başka bir ifadeyle, Sartrecı bir özgürlük kullanımı yoluyla gerçek kılınamayan ve dolayısıyla sözcüğün Heideggeryen anlamıyla “atanan” bir özellik olan görünüş, doğası nedeniyle bazı soruları çağırır: Görünüş, arzu nesnesi olduğu bir durumda birilerinin öncelenmesine neden olurken diğerlerinin ötekileştirilmesine mi neden olur? Görünüşçülüğün beslendiği damarlardan biri de arzuysa arzunun doğal bir şiddet alanı açtığı iddia edilebilir mi? Ronald Dworkin’in “adalet olarak kaynak eşitliği” yaklaşımı takip edildiğinde güzel sayılanların anlamlı olmayan farklılıklar aracılığıyla çirkin sayılanların kaynaklarını emeksiz olarak edinebildiği, diğer bir deyişle, bir topluluğun türlü adaletsizlikler sonucunda bir başka toplulukta olması gereken kaynakları kendisinde topladığı bir dünyada ne tür sorumluluklar meydana gelir? Görünüşçülüğün sağladığı servetten, olanaklardan ve ağlardan yararlanan güzel sayılanlar da birer kurban olarak tanımlanabilir mi?

Görünüşçülük, görünüşün ve değerlerin geçiciliğine yaslanarak da kendini var eder; son çözümlemede zamanın ve mekânın ötesindedir, ancak sınıfların ötesinde değildir. Güzel sayılanlar, olumsuz anidenliklere maruz kalarak ansızın çirkin sayılanlara dönüşecek olsalar bile geriye dönmeleri mümkün olabilir; ancak çirkin sayılanların güzel sayılanlar kulübüne girişi pek de aniden olmaz, üstelik pahalıdır. Güzel sayılanlar arasına katılmak, dönmek ya da onlar arasında kalmak sadece rastlantısal değil ama aynı zamanda “yapılan” ve “korunan” bir eylemler bütününden oluşur; zenginlerin arzulanan görünüşlere erişimleri birçok malzemenin ve müdahalenin bir arada tutulmasıyla gerçek olabilirken yoksullar hâlihazırda mülkiyetini taşıdıkları görünüşlerine hükümlüdürler. Görünüşlerine hükümlü olanlar yalnızca yoksullar değildir; binyıllara meydan okumuş birçok halk öyküsünde kötü olarak sıfatlandırılanlar da çirkinlikle donatılmışlardır. Denklem, bazen tersten de kurulabilir: Japonya’nın yaratılış öyküsü Kojiki’de dünyayı erkek Izagani’yle beraber oluşturan kadın Izanami’nin üreme niteliğini tamamlayınca birdenbire çirkin olarak betimlenmesi ve hemen ardından kötülükle ilişkilendirilmesi bir anlatı sürçmesi midir yoksa çirkinliğin kötülük, kötülüğün çirkinlik ürettiği bilgisini saklayan ortak bir belleğe mi işaret edilir?

Görünüşün yansız bir çeşitlilik üstünden tanımlanabilecek bir olgu olması beklenirken içine düşülen durum onun arz ve talep yaratan araçlarla kurumsallaştırılmış olmasıdır. Görünüşün kurumsallaştırılması, psikiyatrist Chester Middlebrook Pierce’ın “mikroagresyon” kavramıyla bütünleşir: Artık özneler görünüşlerini görünüşçülüğün boyunduruğu altında taşımaya başlamışlardır; her bir özne kendisine ait kılınan görünüşü yaralanabilecek, ayıklanabilecek ve vazgeçilebilecek bir titreşim olarak kabul etmeye zorlanır.

Hüseyin Deniz Özcan

1. Bilginin arkeolojisini yapmak suretiyle neyin doğru neyin yanlış olduğuna nasıl karar verildiğinin araştırıldığı arkeoloji dönemi,

2. Analizinin odağının söylem dışı pratiklere, biyoiktidar ve yönetimselliğe (governmentality) doğru genişlediği politika dönemi,

3. Antikitedeki kendilik pratiklerine odaklanan ve kişilerin kendilerini ahlaki özneler olarak nasıl kurduklarını mesele edinen etik dönem.

Bu sunumun amacı söz konusu dönemselleştirmeye karşı çıkmak değil fakat bu dönemselleştirmenin amacının ne olduğunu hatırlatmaktır: Judith Revel’in de işaret ettiği üzere dönemselleştirme Foucault’yu bir bütün içinde kavramak, “bir tür bütünlüklü Foucault yapıtından söz edebilmek” içindir. Dolayısıyla Foucault’nun kendine has dağınıklığını kavramak için önce onu dönemselleştirmek ve sonra tam da bu farklı dönemlerin kendilerine atıfta bulunarak Foucault’yu tutarsızlıkla suçlamak saçmadır. Bunun yerine, söz konusu dönemler Foucault’nun düşünce yolculuğunun kilometre taşları olarak görülmeli ve bu yolculuğun bir güzergâhının olduğu gösterilmelidir. Güzergâh, “girift bir yolculuğu” fakat yine de bir yolculuğu imler; bu da demektir ki Revel’in ortaya attığı felsefi güzergâh fikri sayesinde Foucault’nun değişen ilgi, yönelim, yöntem ve kavramlarının gerisinde yatan birlik fark edilebilir. İlk olarak, bu güzergâhın en iyi şekilde üç büyük Foucaultcu ters çevirmeyi ayırt etmek yoluyla anlaşılabileceğini ileri süreceğim. Bununla birlikte sunumun esas vurgusu Foucault’nun felsefi güzergâhını tarif etmeye yönelik değildir.

Foucault’yu yukarıda sözü edilen şekilde dönemselleştiren fakat bu dönemlerin tek anlamlı bir güzergâhı kat ettiğini göz ardı eden yorumda Foucault’nun üçüncü dönemi (1980 sonrası etik dönem) genelde eleştirilir. Bu dönemin Foucault’su politik kaygılardan uzaklaşmak, estetikçiliğe düşmek ve dolayısıyla mutlak bir bireyciliğe gark olmak gibi ithamlarla karşı karşıya kalmıştır. Gelgelelim, eğer Foucaultcu bir etikten söz edilecekse bu etiğin derinden politik olduğu ve Foucault düşüncesinin “ahlak”, “estetik” ve “politika” gibi alanların özerkliklerini iptal ederek işlediği gösterilmelidir. Şu hâlde, bu sunumun asli amacının Foucaultcu etiği ahlak, estetik ve politika ile ilişkisinde ele almak olduğu söylenebilir. Foucaultcu güzergâhın yol işaretleri titizlikle izlendiğinde bu minvalde oluşturulan bir etiğin geleneksel anlamıyla politikadan daha politik olduğu görünür hâle gelecektir.

22 Aralık

Ezgi Sönmez

Tarih öncesi çağların sanatçısı bir şaman gibi ayinlerde kullanılan malzemeleri ve şans, bereket, koruma sağlayacak nesneleri üreterek toplumun gereksinimlerini karşılamıştır. Tarih öncesi çağların ilginç yanı, ilkel yaşam şartları süren toplulukların ortak din kavramını -birbirleriyle ilişkiye girsinler veya girmesinler- kadın bedeni üzerinden yaratmış olmalarıdır. Özellikle İspanya ve İtalya bölgelerindeki mağaralarda bulunan, bulundukları yerlerin adını alan Willendorf, Lespuque ve Brassempouy gibi Venüslerin doğal olanı birebir taklit etmeyip sadece temsil ettikleri görülür; oysa aynı dönemin hayvan heykelleri doğayı taklit eden biçimde çalışılmışlardır. Bu bakımdan kadını temsil eden heykellerin özel anlamı olduğu düşünülür. Doğum, bereket, verimlilik gibi konularda insanlara yardımcı olması amacıyla üretilen anaerkil toplumlara ait ilk heykellerin yüzleri belirsiz bırakılsa da kadınlara özgü uzuvların gerçek orantılarından oldukça büyük temsil edildikleri gözlemlenmektedir. Mesela Paleolitik Dönem’e ait Lespuque Venüs’ünde bereketin ve doğurganlığın simgesi kabul edilen göğüslerin olağan ölçülerinden ve bedende konumlandığı bölgeden farklılaşarak göbeğe indiği, kalçaların bedenin frontal bakış açısından taşarak sağa sola genişlediği görülmektedir. Günümüzden 40.000 yıl öncesine tarihlenen Hohle Fels Venüs’ünde kadınlık uzvu vulva diz kapağının altından başlamakta, heykelin kafası göğüslerin ve vulvanın 1/10’u kadar küçülmektedir.

Günümüzde idealize edilen ince ölçülü bedenlerin aksine o dönemde kadınlığın bereketini ve doğurganlığını simgeleyen uzuvların bedeni deforme edecek oranlarda büyüdüğünü görüyoruz. Yüzyıllar süren estetik haz nesnesine dönüşmeden önce doğurganlık ve bereket gibi pragmatik sebeplerle yüceltilen kadın bedeninin ilksel deformatif örnekleri incelenecek, formel ve düşünsel nedenleri araştırılacaktır. Ana Tanrıça heykellerinden günümüze farklı itki ve sebeplerle deforme edilen kadın bedeni heykelleri arasındaki ilişki ve benzerliklere odaklanılacaktır.

Rahime Akikol

Danimarkalı yönetmenler Lars von Trier ve Thomas Vinterberg, “Dogma 95” isimli bir manifestonun yayınlanmasına katkıda bulunarak illüzyon sineması olarak niteledikleri gösterişli, bol efektli, kalıplaşmış öykülere dayanan filmleriyle ana akım sinemasına karşı çıkarlar. Dogma sineması, bireysel bir sinema olmadığını ancak filmlerin tek biçimde üretilmesi gerektiğini bildirir ve tek tipliği sağlamak adına on maddeden oluşan “Erdem Yemini”ni ilan eder. Von Trier’e göre teknolojinin gelişmesiyle yönetmen yapay aksiyon ve karakterlere yer vermemeli ve dramadaki gerçekliği ortaya çıkarmalıdır. Akımın karşı çıktığı, seyirciye kendi yaşamında karşılığı olmayan anlatılar sunan kaçış sinemasıdır.

Dogma kurallarının amacı yönetmeni film yapımında özgür kılabilmesi, öyküye yoğunlaşabilmesi ve kendisine vakit kaybettiren teknik ve uygulamalarından ve bütçe sorunlarından kurtarabilmesidir. Dogma, Hollywood’un başını çektiği gösterişli sinemanın uzlaşımlarını yapıbozumuna uğratarak seyirciye farklı bir estetiğin ve anlatının kapılarını açar. Manifestonun maddelerinden biri olan “Filmler 35 mm çekilmelidir.” kuralının değiştirilmesinin amacı dünyanın her tarafından insanların sesini duyurmasının sağlanmasıdır.

Dogma’nın ilk filmi olarak kabul edilen Vinterberg’in Şölen (Festen) filminin gösterime girmesi düşük bütçeli video ile çekilmiş filmlerin de başarılı olabileceğini gösterir. Filmin görüntü yönetmeni Anthony Dod Mantle film kamerasıyla gerçekleştirilemeyen kamera hareketlerini gerçekleştirmiş ve böylece kamera hareketinin duyguyu yansıtması bakımından farklı bir estetik yaratılmıştır. Film, kamera kullanımın yapılandırılması ve film yapım tekniklerinde yapılacak değişimlerle film yapım aşamalarının tamamen yaratıcılığa hizmet edebileceğini gösterir.

Söz konusu farklı estetiğin yaratılmasında DV formatının büyük payı vardır. Dogma’dan önceki kullanımı televizyon filmleriyle sınırlı olan DV formatı sinemacılar arasında yaygınlaşır. Şölen’in başarısından ilham alan pek çok bağımsız sinemacı düşük bütçeli DV filmler çekerek yıllardır bekleyen senaryolarını filmleştirmeye başlarlar. Mette Hjort, Dogma’nın Hollywood tarzı küreselleşmenin küçük ülke sinemalarını yok etmesine bir karşı çıkış olarak belirdiğini söyler. Von Trier, çekim formatı ile ilgili değişikliğin nedenini dünyanın her yerinden insanların ucuz Dogma filmleri yapmasını istemeleri olarak açıklar.

Ülkemizde Dogma filmler arasında gösterilen filmlerden biri de 2005 yapımı Ulaş İnan İnanç tarafından gerçekleştirilen Türev filmidir. Bu çalışmada dijital teknikler kullanılarak üretilen Türev filmi anlatı yapısı, kullanılan dil, çekim teknikleri ve kurgu stili ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Melisa Yılmaz

Normallik ve anormallik, en kaba tabirle, toplumun kendine has normlar üretmeye başladığı zamandan itibaren karşıt biçimde var olan kavramlardır. Normal kelimesinin kökeninde norma, yani bir anlamda çoğunluğa, topluma bağlı bir değere tabi olma iması bulunur. Bu açıdan anormalliğin tarih boyunca toplum normlarına uymama, toplum dışı olma, toplumdan farklılaşma ve ayrılaşma gibi bir noktadan tanımlandığı yorumu yapılabilir. Bu tanımlamaların, yargı ve toplumsal etiketlerin izi Antigone, Phaedra, Gülmeye ve Deliliğe Dair, Don Kişot gibi çeşitli edebî metinler boyunca Antik Yunan’dan Roma’ya, oradan da günümüze dek sürülebilir. Bu bakımdan bireyselleşme sürecinde “anormal”leşmenin rolü ve giderek bireyselleşen toplumlarda “anormal” olmanın kazandığı yeni anlamlar tartışmaya açılacaktır. Günümüzde insanların kendilerini giderek artan şekilde “sıra dışı”, “marjinal” gibi söylemler içinde konumlandırmaları gündeme getirilecektir. Yakın zamana kadar norm dışı bir unsur olarak psikoloji literatüründe hastalık damgası alan eşcinselliğin normalleşme sürecinden örnekler verilecektir. Çalışma bireyselleşme, modernleşme, biricikleşme gibi değerlerle toplumun, dolayısıyla psikolojinin normal ile anormale bakış açısını değerlendirmeyi, sentezlemeyi amaç edinmektedir.

Gizem Özkul

Günümüzde birçok insanın “psikoterapist” denildiğinde aklına gelen ilk özelliklerden biri olan empati, tanım itibariyle bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir. Literatürde psikoterapistin amaçları terapi alan kişiyi dinlemek, bu kişinin duygularını keşfetmesine yardım etmek, kendisiyle ilgili içgörü kazanmasını sağlamak ve bütün bunları empati yoluyla gerçekleştirmek olarak tanımlanmaktadır. Her birey deneyimleri, kişisel özellikleri ve düşünme şekliyle kendisine özgüdür. Tanım itibariyle bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru bir şekilde anlaması ve hissetmesi imkânsızdır. Bu noktada empatinin gerçekten belirtilen amaçlara ulaşılmasına yardımcı olan bir etken olup olmadığı tartışmaya açık bir konudur.

Empati yapmanın neden imkânsız olduğunu anlayabilmek için Jacques Lacan’ın ego oluşumuna yaklaşımını incelemek gereklidir. Lacan’a göre ego oluşumu ayna evresinde kişinin yansıyan görüntüsü ile özdeşimi yoluyla mümkün olabilir. Bu özdeşim süreci ideal-ego ve ego-ideali oluşumunu sağlamakla birlikte gelecekteki bütünlük düşüncesinin beklentisini vadeder. Ayna evresi esasında egonun bir yanlış anlaşılmanın ürünü olduğunu gösterir. Kısaca, ego-ideali başkalarının kişinin kendisini nasıl gördüğünü tahayyül ederek kişinin ulaşmak istediği benliktir; ideal-ego ise kişinin idealize edilmiş benliğini başkalarının da kendisi gibi görmesini istemesidir. Bu noktada kişinin başkalarını dinleme şekli kendisi odaklı ve narsistik bir şekilde gerçekleşecektir.

İnsanlarla etkileşimimiz ortak olarak paylaşılan düşünceler, duygular ve deneyimler üzerinden ilerlemektedir. Ortak bir kümede buluşma çabası, bu küme dışında bulunan bütün özelliklerin göz ardı edilmesine ve iletişimin yüzeysel olarak devam etmesine yol açacaktır. Terapi süreci içerisinde ise benzer duyguları ve yaşanmışlıkları dinleyen ve bu noktalara odaklanan terapistin terapiye gelen kişi için pek yararı olmayacaktır. Terapistin kişiyi kısa sürede anlama yoluna gitmesi, onun profesyonel olduğuna dair bir yanılgı yaratabilir; fakat terapist kendi ego-ideali ve ideal-egosu arasında sıkışıp kişinin anlattıklarına bir bakıma sağır kalacaktır. “Bu sizin için üzücü olmalı.” gibi bir ifade terapiye gelen kişiye olayın üzücü olması gerektiği mesajını vermektedir. Terapiye gelen kişinin söyleminin herhangi bir çarpıtmaya uğramadan terapiste geçmesi olası değildir. Psikoterapist, kişinin imgesel düzlemle çarpıtılmış söylemini empatik bir biçimde değerlendirdiğinde terapiye gelen kişinin direnci egonun kuvvetlenmesi yoluyla artacaktır. Egoyu güçlendirmek bazı psikodinamik yaklaşımlar tarafından gerekli görülse de temel olarak egoyu güçlendirmek, kişinin idealize edilmiş ve başkaları tarafından o şekilde görülmek istendiğini düşündüğü benliğinin sağlamlaştırılmasından başka bir şey değildir. Yardım almak isteyen kişiye empati yoluyla atfedilen benlik, kişi tarafından terapistin arzusu olarak alındığında bu benliğe uygun olacak şekilde semptomlar ortadan kalkabilir. Bu da kişinin problemlerini ancak geçici olarak çözebilir. Öte yandan psikoterapistin kendisini terapi sürecinden bütünüyle soyutlamasını da bekleyemeyiz; çünkü aktarım her zaman olacaktır.

Önemli olan aktarımların nasıl gerçekleştiğinin ve neyi gösterdiğinin farkında olabilmektir. Bu da terapistin kendisiyle ilgili yoğun bir çalışma yapmasını gerektirir. Zihnindeki kalıpların farkında olmayan, kendisini tanımayan ve karşısındakini tanıdığını varsayan terapist, empati yaptığını iddia edecektir. Ancak yaptığı şey kendi ego-ideali ve ideal-egosu arasındaki köprünün daha da güçlendirilmesinden daha öte bir şey değildir. Eğer psikoterapist sadece tanılayabileceği ve tedavi edebileceği belirli kalıpları ve şemaları bulmak için dinlerse güncel tanı kriteri radarına girmeyen her bilgiye sağır kalacaktır. Aslında kendisiyle ilgili bütün bilgiyi elinde tutan yine kişinin kendisidir ve terapistin asıl amacı bunu göstermek olmalıdır.

Yusuf Yüksekdağ

Kentsel yaşamın ve mekânın, bireylerin sosyal ve ekonomik fırsatlara, haklara, belirli bir kültürel sermayeye ve diğer birçok etik açıdan önemli menfaatlere erişimini etkileyen kendine özgü zorlukları bulunmaktadır. Çağdaş kentleşmenin sosyalleşme, kimlik oluşturma, hoşgörü ve direniş mekanizmalarını nasıl etkilediği, kentsel mekânın ne denli bir neoliberal metalaştırılma sürecine sokulduğu günümüzde özellikle insan coğrafyası ve antropoloji alanındaki birçok çalışma tarafından sorunsallaştırılmaktadır. Bununla birlikte, ilginç bir şekilde, normatif literatür ve güncel siyaset felsefesinde kentsel ve kamusal alanın bireylerin etik açıdan kayda değer menfaat ve imkânlarını nasıl etkilediği, ekolojik adalet konusu dışında, hiçbir şekilde sorunsallaştırılmamış ve incelenmemiştir. Ancak, bireyin mekânsal durumu ve lokasyonu kendi başına önemli bir kaynak-fayda olarak görülmelidir. Bu kaynak-fayda bireyin iş ve benzeri imkânlara erişimini ve eğitim hakkı, uygun koşullarda çalışma hakkı gibi birçok bireysel ve toplumsal hakkı kullanma kapasitesini etkilemektedir. Kentsel ve kamusal alan, bireyin birçok önemli kaynak ve faydaya erişiminin gerçekleştiği (ya da kısıtlandığı) temel mahaldir. Mülteciler, göçmenler ve azınlık gruplarının karşılaştığı hoşgörü ve entegrasyon pratikleri veya sorunları gözetildiğinde bu konu daha gözle görülür ve ivedili bir hâle gelmektedir. Bu nedenle bireyin ve grupların yeterli düzeyde sosyal ve kültürel yaşama, iş olanaklarına, çeşitliliğe ve hoşgörüye erişiminin, birey ve grupların kentsel mekândaki yeri ve durumu ile olan ilişkisi sorunsallaştırılmalıdır.

Göçmen-kentsel mekân irtibat noktasına dair etik-normatif açıdan kayda değer çalışmalar bulunmaması gözetilirse bu coğrafi odak önem kazanmaktadır. Bu konuya keşifsel bir giriş yapmak adına, bu sunum öncelikle (1) birey ve grupların kentsel mekândaki konumları ile ilişkili olarak dağıtılan ve düzenlenen etik açıdan önemli bazı kaynak ve faydaları ifade etmeyi amaçlamakta, ve (2) özellikle İstanbul’daki Roman halkı ve Suriyeli göçmenler gözetilerek hoşgörü konusunun -hoşgörünün olanaklılığı ve hoşgörüye erişim açılarından- ne derece göçmen ve azınlık gruplarının kentsel konumu ve durumu ile ilgili olduğunu sorgulamayı amaçlamaktadır.

Atilla Beksaç

Kosova’da 1999 yılında yaşanan savaşın ardından 2008 yılındaki tek taraflı bağımsızlık ilanına kadar geçen dönemde uluslararası camianın bağımsızlık yolundaki süreçte bir yandan bağımsızlığı destekleyen bir diğer yandan da ön koşul olarak çok uluslu bir devlet strüktürünü teşvik eden ve hatta dayatan bir tutum içerisinde olduğu görülmüştür. Dahası, yerli nüfusu teşkil eden Arnavutların neredeyse 14. yüzyıldan beri bir üst tarafından dayatılmış ulusal projeksiyon karşısında ulusal düzeyde kendilerini mağdur olarak konumlandırdıkları gerçeğiyle bakıldığında, temsiliyet düzeyinde bir isteği yerine getirme fırsatını kaybetmenin öfkesi ve olumsuz reaksiyonu, yerini bir süre sonra ekonomik, politik, kültürel ve kimi eş zamanlı negatif argümanlarla birlikte depresif, ümitsiz, süregiden bir beklentisizlik hâline ve içine kapanmaya, gettolaşmaya, temsiliyetini dışa vuramamaktan kaynaklı toplumsal bir tıkanıklığa bırakmış gözükmektedir.

Dayatılmış, rötarlı ve edilgen bir modernizm hamlesinin yitik nesnesi olarak lanse edilen gelenek, geleneğin öznesi olarak konumlandırılan eski başkent Prizren’in kentsel karakteri ve ideolojik kaygılar sonucu tayin edilmiş modernist yapıdaki yeni Priştine’nin otoriter katılaştırma ürünü “ulusal başkent” olarak inşası ile süregiden tüm bu süreçler, Kosova’da sosyalist ve postsosyalist yönetimlerin modernizm ve karşı devrimsel icraatlarının yerli nüfusta yıpratıcı ve olumsuz bir intiba bırakmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu bağlamda modernitenin melankolik deneyimle ilişkiselliğini anlatan Julia Kristeva’nın kuramsallaştırdığı “sembolün kaybı” (“a-symbolia”) ile Kosova’da yaşanan deneyim arasında geçişken, çok yönlü bir vektörel bağlantı kurmak mümkün olabilir. Kristeva melankolik deneyime ilişkin anlatısında sembolün kaybından bahsederken sembolik kapasitenin düşüşüyle beliren bir duygu durumunu betimler; sembolik kaybın nesnesini insanın kendinden ayrışmış bir nesne olarak konumlar ve “kendiliğinde doğuştan itibaren bir eksiklik olma olasılığı” duygu durumuna vurgu yapar. Bu durumda yerine konulabilecek bir tesir olmayışı, melankolik bir deneyimi beraberinde getirir.

Sembolik kapasitenin düşüşü ve kayıp nesne Kosova’daki deneyimde ulusal sembolizmin dışa vurulamazlığı olarak düşünülecek olursa bu dışa vurulamazlığın öncelikli olarak ulusallık düzeyinde süregiden bir öfkeye yerini bıraktığı söylenebilir. Ancak kaybın öznesi olarak konumlandırılan önce din, sonra ulusal kimlik, kentsel karakter, kamusallaşma imkânları gibi ardıl etkenlerin tümünün yaklaşık 600 yıllık bir mağduriyet tahayyülü üzerinden okunduğunu göz önünde bulundurarak Kosova’daki melankolik deneyimin, tıpkı Kristeva’nın da bahsettiği gibi bir tür kadere, “ilkel benlik” kavramının sorgulandığı “kendiliğinde doğuştan itibaren bir eksiklik olma ihtimali”ne karşılık gelen emareler gösterdiği söylenebilir.

Bağımsızlık sonrası dönemde “ulusal ikonokazm” olarak nitelendirilebilecek bayrak, marş ve Kosova Meclisi’ndeki ulusal ikonografiye yönelik eserlerin kaldırılarak yerlerine tüm kimliklerden yoksun renk ve imge kullanımının getirilmesi, ulus fikrini konsolide edici tüm önemli temsil dinamiklerinin önünü tıkamıştır. Bu durum, mimarlık teorisyenleri Eliza Hoxha, Bislim Elshani ve Ilir Gjinolli’nin belirttiği gibi gelenekten kopuşla, komünist rejimin “yıkıcı” modernizmiyle ve en nihayetinde Venedik Mimarlık Bienali’nde Gëzim Paçarizi’nin küratörlüğünde 2014’ün başlığı olan “Dayatılmış Modernizm” ile tariflenmiştir. Maduniyet veya mağduriyet olgusu, modernist inşa hamlesini ve dayatma fiili üzerinden edilgen bir kabulleniş hâlini açıklamak için kullanılmıştır. Ancak bu kabullenme ve-veya zorunda kalış hâlinin yarattığı mutsuzluk, hüzün, ümitsizlik en azından söylem düzeyinde son olmayacak, gelecek dönemlerde, farklı dinamiklerde, süreklilik imgelerine yönelik yaklaşımlarda yeniden gündeme gelecektir. Öyle ki Kosovalılar için günümüzde bağımsızlıklarından yoksun oldukları bir dönemin süreklilik imgeleri olarak konumlandırılabilecek Yugoslav dönemi anıtlarının varlıkları, farklı kabullenme yöntemleriyle farklı biçimlerde üretilmektedir.

Elif İdacıtürk

Sinema tarihinin başlangıcından günümüze filmler “klasik anlatı” ve “karşı anlatı” olmak üzere iki farklı dramatik yapı kategorisinde yer almıştır. Sinemanın ilk yılları resim ve edebiyat alanında ortaya çıkan izlenimcilik, Dadacılık, sürrealizm ve dışa vurumculuk gibi avangart akımlarla aynı tarihsel döneme denk gelmiş, bunun sonucunda Sovyet Toplumsal Gerçekçi sinemada ve Avrupa merkezli film akımlarında da benzer anlatım biçimi arayışlarıyla karşılaşılmıştır. Her iki dünya savaşının yaşandığı yıllardaki ekonomik, politik ve toplumsal değişimler dönemin filmlerine yansırken İtalyan Yeni Gerçekçi ve özellikle Fransız Yeni Dalga sinemasında yapılan cesur deneyler ve “auteur” kuramı ile birlikte sinema daha felsefi ve entelektüel bir zemine taşınmıştır.

Amerikan sineması Avrupa sinemasındaki yeni dil arayışlarından etkilenmiştir. 1960’larda bütün dünyaya yayılan gençlik ve öğrenci hareketleri Amerikan Yeni Dalga sinemasının ortaya çıkmasında etkili olmuş, 1980’lerde ise düşük bütçeli filmlerin gişede başarı sağlaması, Amerika Birleşik Devletleri’nde bağımsız sinema sektörü kurulma sürecini hızlandırmıştır.

Bu sunumda öncelikli olarak klasik anlatı sinemasının genel özellikleri açıklanacak ve bağımsız sinemanın Hollywood’la benzerlikleri ve farklılıkları karşılaştırmalı olarak tanımlanacaktır. Bağımsız sinema günümüz medyasında kendisine özel bir yer bulan endüstriyel ve kültürel bir alandır. Her yıl düzenlenen film festivallerine binlerce bağımsız film katılmaktadır. Bu filmler son yıllara kadar hem öykü seçimleri hem de öykülerini anlatım biçimleri ile ağırlıklı olarak klasik Hollywood sinemasından farklı bir yerde durur ya da en azından böyle bir iddiaları olmuştur. Klasik anlatı Hollywood dışında televizyon dizilerinde de genelde başvurulan bir anlatım biçimi özelliği taşır. Son yirmi seneye kadar televizyon dizilerinin bağımsız sinemaya özgü karşı anlatı ögeleri içermesi sık rastlanır bir durum değildir. Bu sunumda Shameless’ın seçilme nedeni dizinin sadece anlatım biçimi olarak değil öyküsü, karakterleri ve diyalogları ile klasik anlatı kurallarına aykırı olmasıdır. Bir bakıma bağımsız sinemanın tematik ögeleri bir televizyon dizisi estetiğine dönüşmüş gibi gözükmektedir. Bu sunumda Shameless dizisinin modern ve postmodern arasında gelip giden dramatik ögeleri bağımsız sinema estetiği perspektifinden çözümlenmeye çalışılacaktır.

Aslı Altınışık

Paul Cézanne’ın İskambil Kâğıdı Oyuncuları isimli tablosu 2012’deki bir müzayedede Katar’a yaklaşık 300 milyon dolara satılarak o zamana kadar satılan en pahalı tablo olmuitu. Bir yıl sonra Katar Emiri Şeyh Temim’in kız kardeşi Şeyha Mayasa, ArtReview’ın “Power 100” isimli listesinde güncel sanat dünyasının en güçlü ismi seçildi. Zengin doğalgaz rezervleri sayesinde kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ülkelerden biri olan Katar, benzeri girişimler ile geçtiğimiz yıllardan beri sanat dünyasının gözü önünde. Ülkenin ve Şeyha Mayasa’nın uluslararası görünürlüklerini arttırması Katarlı sanatçıların işleri ile değil, meblağların rekor seviyelerde olması sayesinde oldu. Bu durum Katar’da çağdaş sanat üretimi olmadığına yönelik bir düşünce uyandırsa da, arşivler Katarlı sanatçıların 1950’lerden itibaren aktif olduklarını gösteriyor.

Katar’da güncel sanata dair yapılan tüm girişimler, Şeyha Mayasa’nın başında olduğu Qatar Museums (Katar Müzeleri) çatısı altında gerçekleşiyor. Qatar Museums kendini bir kültürel kuruluş olarak tanımlasa da, Şeyha Mayasa’nın Katar’ı yöneten hanedana mensup olması Qatar Museums’ın statüsünü muğlaklaştırıyor. Şeyha Mayasa kişisel zevk ve isteklerini meşrulaştırmak adına Qatar Museums’dan ve oradaki pozisyonundan istifade mi ediyor yoksa kurum başındakı kişinin kararlarından ziyade devletin kültür politikalarını icra etmeyi mi hedefliyor? Bir başka deyişle, mutlak monarşide kuruluşların faaliyetleri hüküm süren ailenin istekleri doğrultusunda mı belirleniyor yoksa faaliyetler kısmen de olsa hanedandan bağımsız mı şekilleniyor? Sorunun cevabı Qatar Museums’ın karar alma dinamiklerine ışık tutuyor; bu önemli bir nokta, zira Katar’daki sanat üretiminin fırsatlarını da engellerini de Qatar Museums oluşturuyor.

Sunum, Katar’da çağdaş sanat üretimini ele alacak; sanat üretiminin desteklendiği kadar yönlendirildiği ve engellendiğini ileri sürecek. İlk bölüm Katar’da çağdaş sanatın yakın geçmişini inceleyecek. Katarlı ve Katar’da çalışan sanatçıların yanı sıra ülkedeki çağdaş sanat koleksiyonerlerini de ele alacak. İkinci bölüm ise Katar çağdaş sanatına yön vermiş kurum ve kişiler üzerinden mutlak monarşide sanatın bağımsızlığını tartışacak.

Fulya Peker

Tolga Birdal

Öklid tarafından kuramlaştırılmış olan geometri, Tales ve Pisagor’dan beri görsel ve sezgisel anlamanın en önemli araçlarından biri olmuştur. Bernhard Riemann’ın yüksek boyutlu uzayların Öklidsel olmayan ifadesini takiben geometri genel olarak bilgiyi temsil edebilen bir düşünce biçimi hâline gelmiştir.

Yıllar içinde idealize geometrik kurguların yerini öğrenilmiş kavramlar almaya başlamış ve derin öğrenmedeki gelişmeleri takiben yapay zekâ günlük hayatımızın yadsınamaz bir parçası olmuştur. Algı yeteneğinin yüksekliğinden kaynaklanan bu güçlü nüfuz, gerek mühendislik gerekse sosyal bilimlerdeki mercekleri de üzerine çevirmiştir.

Sunumda ilk olarak yapay zekâya tek bir bakışın mümkün olmadığı savunulacak ve insan algısından yola çıkarak öğrenilmiş algıya geometrik bir bakış açısı getirilecektir. Sonrasında bu bakış açılarından yola çıkarak üç boyutlu dünyamızdaki nesneleri ortak bir paydada birleştirebilen gizli uzay biçimleri önerilecektir. Bir ideyi oluşturma çabası olarak nitelendirilebilecek bu biçimleme, öğrenme çok katlılıklarına yani neyin ve ne şekilde öğrenildiğine de ışık tutacak. Matematiksel karmaşıklıktan ziyade sadeliğe eğilinecek, sözü geçen alanlara katkıları dokunan filozof ve sanatçılara olan bağlantılardan faydalanılacaktır.

Uğur Selçuk Güneşli

Nedenselliğe ilişkin sorgulamalar felsefenin gündeminde 2500 yıldır mevcuttur. Günümüzün bakış açısıyla konunun irdelenmesi önemlidir. Bu çalışmada Aristoteles, David Hume, Immanuel Kant, Martin Heidegger’de ve çağdaş zihin felsefesindeki nedensellik yaklaşımları irdelenecektir. Zihin felsefesinin temel bir problemi olan bilince yönelik Daniel Dennett, John Searl, Paul Churchland, Thomas Nagel, Hannah Arendt, Gilbert Ryle, David Chalmers ve Hilary Putnam gibi düşünürlerin tartışmaları ele alınacaktır. Bilinç sorununun aşılması için geliştirilebilecek bir nedensellik anlayışı doğrultusunda çalışma sürdürülecektir. Bilinç-nedensellik ilişkisinin açığa çıkarılması, çağdaş zihin felsefesinin önemli güçlüklerine katkı olarak beklenmektedir.

İpek Kuran, Zeynep Burcu Kaya

Mimarlığı ölümsüz, kalıcı, anıtsal olan için değil mekânı sonsuzlaştıran, bedenle birlikte devinen, değişen bir anlayışla karşılayan beden-mekân etkileşimi hem çağdaş sanatın hem mimarlığın sorguladığı bir alandır. Algıların ve duyuların mekânı deneyimlemesini ve tanımlamasını ön plana çıkaran mimari anlayış mimarlığın özünü kurcalamaktadır.

Günümüz tasarım ve üretim süreçleri gözmerkezci anlayış etrafında şekillenmektedir. Bu bağlamda gelişen teknolojinin sunduğu araçlar da benzer anlayışı tekrar üretir. Öte yandan salt gözmerkezci yaklaşımı terk eden, bunun yerine beden farkındalığı üzerinden ve bedenin bütüncül olarak sürece dahil edilmesiyle ortaya konulan mekânsal deneyim, yeni algı biçimlerine zemin hazırlama potansiyeline sahiptir.

Mekân ve beden arasında doğrudan bir ilişki ancak ikisinin birbiri ile örüntü oluşturmasıyla mümkündür. Sabitlenmiş bakış ve perspektif görüş yerine dinamik bakış açısı ve çevresel görüşü kullanan beden, akışkan, anlık var olan ve sınırları esneyen mekân kavramını üretir.

Dijital teknolojilerin oluşturduğu sanallık kavramı bedenin bulunduğu mekânı değil zihnin bulunduğu mekânı önemser. Fakat somatosensör sistemin (dokunma, sıcaklık, vücut pozisyonu gibi duyuların işlenmesi) aktif olarak kullanıldığı sanal gerçeklik sistemleri dijital ve hakiki olan arasında hibrit alan yaratır. Dinamik bakış açısı ile orada bulunma (presence) ve daldırma (immersion) hisleri sağlaması koşulunu sağlayan sanal gerçeklik sistemleri sadece zihnin bulunduğu mekânı önemsemez; bedenin sanal mekânı simüle etmesini de sağlar.

Sanal mekân sonsuz olanağa sahiptir. Dijital sanallığa eklenen bedensel sistemler mekânın üretimini hem araç hem ortam olarak değiştirir ve beden-mekân örüntüsünü gerçekleştirir. Mekân üretimi sürecinde sanal ve fiziksel gerçeklik arasında bir ara kesitin ortaya konulması ve fiziksel gerçekliğin parçası olan bedene ait algı mekanizmalarının sanal ortama taşınması mekâna dair yeni bakış açıları sunar.

Bedensel farkındalık arttırıldıktan sonra beden etkileşimli sanallığa geçildiğinde yapılan edimsel (performatif) mekânsal üretim, örtük bilgiyi ve sezgisel olanı kullanır. Böylesi bir üretim araştırma bazlı atölye çalışması “Amnion” ile 13-16 Mart tarihleri arasında denenmiştir. Studio-X Istanbul, VR1 BAU ve Zaxe sponsorluğunda gerçekleşen çalışmaya farklı disiplinlerinden 15 birey katılım göstermiş ve çalışma 4 kişilik bir ekip (İpek Kuran, Zeynep Burcu Kaya, Selen Lun, Ali Tokatlıoğlu) tarafından yürütülmüştür.

Çalışmada öncelikle fiziksel tiyatro egzersizleriyle somatosensör sistemin uyarılması, kinestetik ve haptik algının öne çıkarılması sağlanır. Katılımcı bu egzersizlerin sonunda bir jest (hareket dizisi) hazırlar. Bu jest, Kinect hareket algılayıcısı ile dijitalleştirilir. Hareket verisi, Grasshopper grafiksel algoritma editöründe mekânsal veriye dönüştürülür ve üç boyutlu model elde edilir. Bu model üç boyutlu yazıcı ile basılmıştır.

Atölye kurgusunun son iki aşaması (1) üç boyutlu modelin Unreal Engine oyun motorunda işlenmesiyle sanal gerçeklikte deneyimlenebilir hâle gelmesi ve (2) katılımcıların farklı üretimlerinin birbirine geçiş sağlayarak kolektif bir üretime dönüşmesidir. Bu kısım başka bir denemede tekil olarak uygulanmıştır.

Sanal gerçeklik sistemlerinin var olan imgelerin sanal ortamda oluşumuna ve aktarımına aracı olarak kullanımı yerine beden-mekân etkileşimini gerçekleştiren, canlı mekânların edimsel üretimine imkân sağlayan bir ortama dönüşmesi için çalışılmıştır.

23 Aralık

Hasan Turgut

Edebiyat tarihi Türkiyeli yazarların muhafazakâr kanadına ilişkin yorum çabaları açısından fakir değildir. Söz konusu yorumlar gerek yazarlık tercihlerinin kurgulanmasında gerekse kamusal alanın geleneksel idealler doğrultusunda tasarımlanmasında ilk elden belirleyici olmuştur. Muhafazakâr söylem birçok yazar için doğrudan bir başvuru kaynağına dönüşürken estetik kapasitenin artırılması noktasında gözde bir arayışa dönüşmüştür.

Karl Mannheim’a göre, toplumsal sistemin içinden çıkan fikirler iki türdendir: “İdeoloji” ve “ütopya”. İdeoloji, bulunduğu sistemle tam olarak uyumlu olmadığı hâlde köklü bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeyen fikirlerdir. Ütopya ise belirli bir sistemle uygunluk içinde olmayan ve içinden çıktığı sosyal realiteyi değiştirmeye çalışan fikirlerdir. Buna göre, bürokratik muhafazakârlığın toplumsal düzeni dönüştürmeye yönelik ütopyacı nitelikleri zayıfken toplumun organik bütünlüğünü ve istikrarını muhafaza etmeye dair ideolojik eğilimleri kuvvetlidir. Türkiye tipi muhafazakârlığa içkin olan ölçülülük olgusu Mannheim’dan mülhem “ideoloji” kavramıyla açıklanabilir. Necip Fazıl Kısakürek’in de içinde olduğu muhafazakârlar tarihsel sürekliliğe verdikleri önemle toplumsal dokunun korunması yolunda mücadele vermişlerdir. Bu anlayışın en hayati gerekçesi organik bütünlüğe halel gelmemesi noktasına odaklanmış gibidir.

Sunum, Türkçe edebiyatın en majör muhafazakâr figürlerinden biri olan Kısakürek’in poetik ve düşünsel metinlerine odaklanacaktır. Sunumun temel ekseni Mannheim’ın ideoloji ve ütopya kavramları arasında gerçekleştirdiği ayrımdan yola çıkacaktır. Mannheim muhafazakârlık deneyiminin toplumsal alanla ilgili tartışmalarda radikal değişim açısından etkisiz kaldığını vurgular. Bu da muhafazakârlığın içinden çıktığı sistemle uyumsuz olduğu hâlde gerçek bir dönüşüm yaratma kapasitesiyle gerilere düşmesine ve “ideoloji” olarak kabul görmesine kaynaklık eder; “ütopya” olarak tanınmaması ve dolayısıyla toplumu mutlak ölçütlerde değişime zorlayamaması ise muhafazakâr düşüncenin çıkmazı olarak görülebilir.

Kısakürek’in Türkçe edebiyat kanonundaki konumuyla bu tartışmaya pratik katkısı yadsınamaz. Organik bir aydın olarak gerek şiirleriyle gerekse toplumsal alana ilişkin görüşleriyle muhafazakâr ideolojinin sınırlarını göstermesi açısından oldukça iyi bir örnektir. Şairin “Büyük Doğu”sunun neden bir ütopyaya evril(e)meyeceği muhafazakâr kültürün ideolojik eğilimleriyle açıklanabilir. Kısakürek’in Doğu-Batı dikotomisi ekseninde inşa ettiği distopik düzenin Türkiye’deki ana akım tarih yazımına eklemlenme biçimi münhasıran eleştirel boyutlar taşır. Bu eleştirellik Avrupamerkezci olamadığı ama aynı zamanda alternatif başka bir merkez yaratma çabasında düğümlenip kaldığı için bir tür yarılmayla baş etmek durumundadır.

Nitekim bu inceleme Kısakürek’ten yola çıkarak Türkiye’de muhafazakâr düşüncenin toplumsal dönüşümle ilgili tartışmalarda neden sürekli bir küçülmeyle matuf olduğunu da anlamaya çalışacaktır. Radikal bir karşıtlık taşıma iddiasıyla beliren muhafazakâr önermelerin son kertede sistemin yedeği hâline gelmesinin altındaki motivasyonlar Türkiye’deki tarihsel ve güncel kültürel-siyasal zemine ilişkin önemli işaretler verecektir.

Ömer Çağatay Balkaya

Yirminci yüzyıl tarihçiliğinin en büyük isimlerinden Reinhart Koselleck’in ortaya attığı “kavramlar tarihi” (“Begriffsgeschichten”), öncelikle Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger vasıtasıyla ilerleyen kavram incelemeleri ve titiz Alman ansiklopediciliğinin bir karışımıdır. İronik bir şekilde nispeten geç tanınan bir düşünür olarak Koselleck aslında “kavram arkeolojisinin” mucitlerinden de biriydi. Koselleck’in kavramların semantiğini ve pragmatiğini esas alarak geliştirdiği tarihçilik tarzı, bizatihi kavram ve onun görenek ve yasa gibi kurumsallaşmış tarzlarını beraber ele alır; bilinen birkaç örnek dışında henüz böyle bir zihniyet tarihçiliğine girişilmemiştir. Kavramların geçirdiği dönüşümlerin düşüncedeki dönüşümleri ördüğü bir zihniyet tarihinin imkânı Türk-İslâm gibi kesintisiz, değişmez bir düşünce hattına uyarlanabilir mi?

İslami-muhafazakâr tarih anlatısındaki “gelenekle ilişki” vurgusu, Almanların “Bildung” kavramına benzer şekilde tinsel ve ahlaki içerimlerle yüklüdür; fakat yine de Bildung’un romantik öznelliği, “sosyalleşme” arzusu ve bilgi kıtalarında farklılık gözetmeyen fethetme dürtüsü bu kavramda içerilmiş değildir. Bildung kavramının müthiş bir soy kütüğünü çıkarmış Koselleck’e göre Bildung doğrudan romantik istencin kuşatıcı bir tezahürüydü; bu yüzden daima “kurulu” dinle mesafeli, kendine özgü bir tinsellikle yüklüdür. Johann Wolfgang von Goethe, Alexander von Humboldt ve Immanuel Kant gibi büyük Bildung yapıcıları, özdüşünümsel olarak varlığı anlamaya dönük kararlı bir istencin en büyük temsilcileridir; zaten Kant’ın “erginleşememe durumundan kurtulma” adını verdiği Aydınlanma tavrı, insani irade ve anlama arzusunu diğer aşkın hakikatlerin buyruğundan kurtarma çağrısı yapar. Bu kelimenin diğer dillerde tam bir çevirisi de olmamakla beraber bizde oldukça eksik bir biçimde “eğitim” olarak çevrilir. Bildung, tıpkı Yunanlar’ın “paideía”sı gibi yalnızca eğitim demek değildi ve üstelik eğitimin öznelikle olan bağını çok daha vurgulu hâle getirmişti; “self-formation” gibi bir çeviri daha yakın olmakla beraber elbette o da kavramın toplumsal yönünü görmezden gelir. Bildung “sahibi” kişi kendi öğrenimine kapanmış bir münzevi değildir, bildiklerini birtakım “çevrelerde” göstermeli, paylaşmalıdır.

Gelenek kavramının Tanzimat’tan bu yana ele alınış biçimleri, öncelikle oldukça modern bir bunalımdan neşet ettiğini gösteriyor. Gelenek kavramı, bizde metafizik bir konsept olarak maddi ve manevi dünyalar arasında bölündüğümüz modernleşme tecrübesinin bir parçasıdır. İlk Tanzimat romanlarında Avrupalılaşmanın teknik ve ahlaki boyutları üzerine düşünürken geleneği ikinciye havale etmişlerdi; yani ilerleme bütüncül bir anlama kavuşmamıştı, araçlardaki ve teknik düzeydeki bir mükemmelleşmeye vurgu yapılıyordu. Oysa ilerleme, insanların ahlaken yozlaştığı bir evren yaratır. Namık Kemal’den Mehmet Âkif Ersoy’a kadar bu ikiliğin biçimlenişini seyrederiz. Madde Batı’dır, ruh Doğu’dur: Geleneğin muhafaza edilmesi, ruhun kurtarılması gibidir; hatta ilerlemenin habis yanlarına karşı duracak sağlam bir “irade” rolü görecektir. Osmanlı edebiyatında modernleşmenin yıkıcı etkilerine karşı savunulan bu iradenin izlerini, söz gelimi “kötü” kadına karşı bakirliğini muhafaza eden irade timsali, vatanperver erkek rolünde görebiliriz. Bu aslında Jean-Jacques Rousseaucu bir paradokstur: İnsan elbette ilerlemeye mecburdur, ancak bu ilerlemenin hızı, insanlığın ruhunda büyük bir dekadansın da kaynağıdır. Ne ilginçtir ki ilk Osmanlı aydınlarının pek çoğu çağdaş Avrupa düşüncesinden habersizken Rousseau ve François Fenelon külliyatının iyi birer okuruydu. Öyleyse gelenek, romantik “kültür eleştirisi” kavramıyla belli akrabalıklar taşır fakat unutulmamalıdır ki Osmanlı aydınının zihniyet dünyasında henüz bu kavramlar çok hamdır ve eleştiri, öncelikle farklı bir kültür dünyasının savunma refleksidir.

Gülçe Başkaya

Fransa’nın direnişler, ayaklanmalar ve huzursuzluklarla dolu tarihinde grafitinin değişmez bir yeri vardır. Mayıs 1968’den günümüzdeki beyaz yakalıların gösterilerine, Paris Komünü’nden Macron karşıtı toplanmaların bir ortak noktası vardır: Kızgın bir grubun eylemselliklerinin söylemleştirmesini grafitiler yoluyla yapması. Grafiti, çağdaş eleştirel kuram alanında hiçbir zaman çok dikkat çeken bir alan olmamıştı. Sanat dergilerine konu olan ünlü sokak sanatçılarının eserleri üzerine yazılan birkaç makale dışında grafiti hakkında kapsamlı bir teorik çalışma bulunmamaktadır. Fransa ve Fransız direniş repertuvarları üzerine yapılan en kapsamlı çalışma, ünlü sosyolog Charles Tilly gibi Yeni Sosyal Hareketler’i inceleyen birkaç isimle sınırlıdır. Bütün bunların aksine Fransa, sınıf çatışmasını da direnişi de elli sene önceki gibi yaşayan bir fanus-ülke olarak kalmayı başarmıştır. Bu sunuş da bu aynılığın kuramsallaştırmasını 1968’deki duvar yazılarını ve bizzat 2015-2017 seneleri arasında Paris’te çektiğim örneklerle karşılaştırarak yapmayı amaçlıyor.

Sunum, grafitiler ile ilgili kuramsal bir çerçeve çizilirse Fransa’da tanık olunan duvar yazılarının Yeni Sosyal Hareket kategorisinde değerlendirilemeyeceğini ileri sürmektedir. Bunun nedenlerinden biri, yazın formunda tezahür eden yeni grafiti örneklerinin, deyim yerindeyse, “romantik” çerçevesinin Mayıs 1968’den farklı olmamasıdır. Şu anda yok olanlara rağmen duvarlardaki sloganlar, odakların ve motivasyonların beslendiği kanalın hâlâ aynı olduğunu gösterir.

Son yıllarda, bağlamı değişen dünya düzenine açıklama getirebilmek amacıyla çağdaş sosyoloji kuramcıları yukarıda bahsedilen Yeni Sosyal Hareketler ile ilgilenmeye başlamıştır. Bu hareketler eski sosyal hareketler gibi sınıf çatışması, gücün üstesinden gelme ya da proleter devrim gibi Marksist amaçların tamamen önemini kaybettiğini savunur. Bunun aksine Fransa duvarları bize bunun tam tersini kanıtlamaktadır. Sınıf çatışmasının duvardaki sprey boyalarda hâlâ nefes alabiliyor olması Yeni Sosyal Hareketler kuramcılarının Fransız siyasal kültürünün dinamiklerini ıskaladığını göstermektedir. Başlıkta da işaret edildiği gibi grafitiler birer kültürel repertuvar örneğidir. Grafitilerin kolay ulaşılabilir, anlaşılır ve akılda kalır olmaları onları kültürel repertuvarların en önemlilerinden biri hâline getirir.

Fransız direniş örneklerinin kültürel repertuvarının kimliğinin hâlâ kapitalizme, politik güce, eşitsizliğe ve sınıf çatışmasına eklemlenmiş romantik bir direniş örneği olduğunu söyleyebiliriz. Son olarak, grafitiler hakkında diğer sorun ise onları kolektif eylem mi yoksa bireysel eylem şeklinde mi kategorize edeceğimizdir. Burada, grafitinin sadece bir kişi tarafından çizildiğinin bilincindeyiz; ancak arkasında bir bütün toplumsal hareketin izinin olduğunu da reddedemeyiz. Bu yüzden bunu “kolektif olarak motive edilmiş bireysel eylem” olarak görmeliyiz.

Yağmur Koçak

Atina’nın kentsel peyzajı kriz yüzünden terk edilmiş, onarımı yapılamayan ve satılamayan binalarla dolu. Bu binaların bir kısmı işgal edilerek sosyal merkezler, kafeler ya da göçmen evleri olarak kullanılıyor. Bu sunum tartışma alanı açan City Plaza Oteli-işgal evi de bu mekânlardan biri.

City Plaza Oteli, Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan anlaşmadan yaklaşık bir ay sonra göçmenlerle adil bir yaşam alanı oluşturabilmek için Victoria Mahallesi’nde işgal edilen yedi katlı bir bina. Aynı sene, Temmuz 2016’da katıldığım bir görsel antropoloji yaz okulunda, Atina’nın kentsel dokusunu keşfetmek üzere bir felsefe ve antropoloji öğrencisiyle meşhur Eksarhia’da dolaşıyoruz. Çok geçmeden tanıştığımız birinden City Plaza Oteli’nin bahsini duyuyoruz ve sonraki bir ayı oradaki haftalık toplantılara, mutfağa, çocuklar ve yetişkinlerle düzenlenen dil ve resim kurslarına katılarak geçiriyoruz. Sonunda City Plaza Oteli hakkında on dakikalık etnografik bir film ortaya çıkıyor. Bu sunum ise o filme sığmayan konular olan, mülkiyet ve City Plaza Oteli sakinlerinin kentle ilişkisi meselelerine odaklanmayı hedefliyor; bunu yapmak için temel olarak eleştirel kent çalışmaları literatürüne ve City Plaza Oteli’ndeki gözlemlere dayanarak kentte ortak bir mekân ve yaşam kurmanın olanaklarını ve sınırlarını tartışıyor.

Sunumun ilk bölümü, farklı aktörler olan göçmenler, gönüllüler, aktivistler, mülk sahibi, devlet, sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkilere odaklanarak müşterekliğin nasıl kurulduğunu ve sosyoekonomik sınırlarını inceliyor. Bu ilişkilerden kent hakkı ve müşterekleştirme pratikleri mefhumlarına geçiş yaparak işgal, yatay örgütlenme ve dayanışma ağları deneyiminin City Plaza Oteli örneğinde ortaya çıkan olanaklarını öne sürüyor. Sonuç olarak City Plaza Oteli’nden yola çıkarak kentte ortaklıkların nasıl pratikler ve ilişkilerle üretildiğini, bu sürecin mekânsallığının önemini ve göz önünde bulundurulması gereken sınırları ele alıyor.

Ece Buldan

Mimarlığı kapsayan disiplinlerarası çalışmalarda doğa-kent, kent-insan ve insan-doğa diyalektikleri farklı ama birbirini tamamlayan tartışmalar olarak ortaya çıkmaktadır. İnsan ve doğa etkileşimi bir klişe ve aynı zamanda bir gerçek olarak insanın doğaya verdiği zararlar ile sonuçlanmaktadır. Doğal kaynakların bilinçsiz tüketimi, ozon tabakasında açılan deliğin büyümesi, küresel ısınma ve beraberinde gerçekleşen doğal döngülerin bozulması ve en önemlisi tüm bunların sıradanlaştırılmış olması durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Mimaride bu durum doğa ve kent tartışmaları üzerinden yürütülüyor. Bu durumun başarılı örnekleri her ne kadar ısı etkin ve enerji etkin sürdürülebilir malzemelerde ve benzeri tasarımlarda görülebiliyor olsa da çoğunlukla “doğa dostu tasarımlar” sloganı ile veriliyor ve bu sloganın simgesi olarak, bloklar arasında minimum yer kaplayacak şekilde yerleştirilen yeşil alanlar kullanılıyor. Kent ve insan ilişkisinde ise insan için yapılan kentlerin, ulaştığı kargaşa nedeniyle yine insanların kendilerine yer bulamaması ile sonuçlanıyor.

Tüm bu ikili ilişkilerde gerçekleşen ve bilimsel açıdan başarılı veya başarısız olarak kanaat getirilen durumlarda sorgulanması gereken durum, yöntemdir. İnsan, doğa ve kent yöntem içinde, uygun yerlerini bulamadığında ya da bunlardan birisi eksik kaldığında başarısızlığın tüm dünyaya mal olan zararları kaçınılmaz olacaktır. Bu bağlamda kent ve doğa kavramsal ögeler, insan ise bu kavramları anlamlandıran ve yorumlayan öge olarak karşımıza çıkmalıdır.

Hassan Fathy, 1900 ve 1989 yılları arasında yaşamış Mısırlı bir mimardır. Yerel malzeme olan kerpici kullanması ve bu malzemenin kullanımında yeni teknikler geliştirmesi onu ünlü bir “geleneksel mimar” yapmıştır. Fathy’nin tüm eserlerinde aynı tasarım felsefeleri görülmektedir: Bölge hakkında kültürel bilgi, yerel malzeme ile sürdürülebilirlik endişesi, geleneksel inşa yöntemleri, bölgenin iklimsel özellikleri, kültürlere ve yaşam tarzlarına göre kullanıcının istekleri. Mimar, bölgenin sürdürülebilir yerel malzemeleri ve kentin dokusu bağlamında çalışıp bunu insanlarla anlamlandırmış ve yorumlamıştır.

Yeni Gurna Projesi, Mısır’ın El-Uksur şehrinde yer alan yaklaşık 900 haneli bir köyden oluşmaktadır. 1945 yılında inşa edilmeye başlanan köy özel, yarı kamusal ve kamusal alanlarıyla sıfırdan tasarlanmıştır. Projenin yapım amacı ise bulundukları yerdeki tarihi eserleri satarak geçimini sağlayan köy halkının tarihi eser kaçakçılığını engellemek için başka bir konuma taşınmalarını sağlamaktır. Bu nedenle mimar, projeyi sadece fiziksel olarak yeterlilik sağlayan bir tasarım olarak ele almamış ve aynı zamanda köy halkının ahlaki ve toplumsal olarak ilerlemesine katkıda bulunmayı hedeflemiştir.

Bu sunumda Hassan Fathy’nin Yeni Gurna Köyü projesinin analizi, doğa, kent ve insan ögelerinin yöntem içindeki yerlerini bulması ile ortaya çıkan tasarımın analiziyle beraber yapılacaktır. Projede uygulanan yöntem, tasarım felsefesi, strüktürel yaklaşım, malzeme kullanımı, kentsel bağlam, çevreye duyarlılık ve sosyal sorumluluk alanlarında analiz edilecek ve tartışılacaktır.

Mimar, Mısır’ın sıcak ve kurak iklimi dikkate aldığı tasarımında yerel malzeme olan kerpicin kullanım tekniklerinde ilerlemeler kaydetmiştir. Tasarım, yerel halkın gündelik yaşamlarına ve kültürlerine uygun olarak şekillendirilmiştir ve aynı zamanda sadece geçmişi ve o günü değerlendirmek yerine projede geleceğe yönelik adımlar da atmıştır. Öyle ki tasarım sırasında köy halkını da devreye sokarak köy halkının önce burayı benimsemesini ve içselleştirmesini sağlamış, sonrasında ise köyü inşa ederken yerel halkın tekrar tarihî eser hırsızlığı yapmaması için inşaat ustalığını öğretip meslek edinmelerini sağlamıştır. Yeni Gurna Köyü projesi örneğinde mimar, yerel malzeme ve bölgesel iklim (doğa) ile yerel dokuyu ve kültürü (kent) aynı bağlamda düşünüp bu bağlamı insan için insanla anlamlandırmış ve yorumlamıştır.

Cem Dedekargınoğlu

Bu sunum kapsamında, Ankara kentinde 19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın ilk yarısında kamusal alanda gündelik yaşam pratiklerinin yerleşmesi ve imparatorluktan cumhuriyete Türkiye modernleşmesinin, mimarlık ve şehircilik alanlarındaki karşılıklarının incelenmesi bağlamlarında Ankara’da bugünkü Ulus Meydanı’nda bulunan Millet Bahçesi (Belediye-Şehir Bahçesi), Ankara kentinin bu dönemler içerisinde bölgesel bir merkezden Türkiye Cumhuriyeti’nin modern başkentine evrimleşmesi özelinde yaşanan kronolojik gelişmeler ile paralellik kurularak sunulacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1848 Ebniye Nizamnamesi sonrasında başta İstanbul’da olmak üzere imparatorluk sathında başlamış olan kentsel müdahaleler, Anadolu şehirlerinde hızla gelişen askeri, bürokratik ve finansal organizasyonun yeni yapı tiplerine duyduğu gereksinimden hareketle şehirlerin imarını hızlandırmıştır. 19. yüzyılda Ankara şehri ticaretteki etkinliğini yitirmesi ve sonrasındaki felaketler nedeniyle kaybetmekte olduğu rolünü 1893’te demiryolunun kente ulaşması sonrasında hızlı bir biçimde yeniden kazanmaya başlamıştır. Bu kapsamda inşa edilen Valilik, Dar-ül Muallimin, Hamidiye Sanayi Mektebi, Düyun-u Umumiye binaları gibi yapıların inşası ile kent, Kale içinde ve eteklerindeki tarihsel merkezden taşarak, bugün Ulus olarak bilinen bölgede yeni bir bürokratik merkez oluşmaya başlamıştır. Ankara Millet Bahçesi bu oluşumun bir parçası olarak, 19. yüzyılın son çeyreğinde, İstasyon Caddesi ile bugün Atatürk Bulvarı olarak bilinen Ankara’nın güneyindeki bağlara doğru giden yolun kavşağında inşa edilmiştir. Bu kapsamda Ankara’da kurulmuş olan Ziraat Mektebi tarafından yapılan ağaçlandırma çalışmalarıyla dönemdaşı birçok Anadolu şehrinde görülen benzerleri ile özdeş bir bahçe oluşturulmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ankara, Milli Mücadele’nin merkezi olarak yeni bir kimliğe bürünmüştür. Parkın tam karşısında yer alan İttihat ve Terakki Cemiyeti kulüp binası, 23 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi olarak kullanılmaya başlanmış ve kısa süre içerisinde Ankara’nın nüfusu, göç eden asker ve bürokratlar nedeniyle hızla artmıştır. Bu dönemde Millet Bahçesi’nin yer aldığı yol kavşağı, Hâkimiyet-i Milliye (Ulus) Meydanı olarak adlandırılmaya başlanmış, meydanın çevresinde yer alan Taşhan Oteli ve kahvehaneler sayesinde toplumsal yaşam ve kamusal alan kullanımı canlanmıştır. Bu gelişimden Millet Bahçesi de payını almış, parkın içerisine ahşap bir sinema binası ve bir kahvehane inşa edilmiş ve bu bahçe, Ordu Bandosu’nun önemli günlerde verdiği konserler ve askeri zaferler sonrasında yapılan kutlamaların mekânı olmuştur. Millet Bahçesi, Ankara’nın, o dönem İstanbul’dan göç edenlerin kabul ettiği biçimde “çorak ve tozlu bir Anadolu kenti” hüviyetinden sıyrılmasına önemli bir katkı sunmuştur.

Cumhuriyet’in ilanı ile yeni başkent Ankara’nın imarı hızlanmış ve bu kapsamda 1926 yılında bahçenin Atatürk Bulvarı hizasında yer alan bölümüne Şehir Çarşısı adıyla tek katlı dükkanlar yapılarak kalan alan Belediye (Şehir) Bahçesi adıyla yeniden düzenlenmiştir. Ancak kentin güneydeki yeni yerleşimlere doğru gelişmesi ve Ulus’un bir ticaret merkezi olarak yeniden işlevlenmesi sonrasında bahçe giderek bakımsızlaşmış ve tanımsızlaşmıştır. Son olarak 1960’lı yıllarda çeperindeki dükkânlar ile birlikte yıkılarak yerine çok katlı bir işhanı ve çarşı kompleksinin yapımı için 1967 yılında bir mimari proje yarışması açılmıştır. Yarışmada birinci gelen Semra Dikel-Orhan Dikel projesi, 100. Yıl Çarşısı adıyla 1981 yılında hizmete girmiştir.

Sonuç olarak, Ankara Millet (Belediye-Şehir) Bahçesi, var olduğu dönem içerisinde Ankara’nın bir imparatorluk şehrinden yeni Cumhuriyet’in modern başkentine dönüşmesi sürecinin bir tanığı olması hasebiyle kent-doğa ilişkisinin kurgulanmış mekânlar özelinde tarihsel olarak irdelenmesi ve bugünün egemen politik gündeminde bir seçim vaadi olarak kullanılan “Millet Bahçesi” mevhumunun nesnel bir biçimde değerlendirilmesi için incelenmeye değer bir örnek oluşturmaktadır.

Ayşegül Özadak

Uzun yıllar kırsaldan kente doğru gerçekleşen göç ve kentleşme sürecinin sonunda, bugün kentlerde yaşayan orta sınıf, eğitimli ve ekoloji hareketiyle ilişkili kişiler bireycilikten uzak ortak bir yaşam gerçekleştirme arzusuyla kırsala doğru göç etmeye başlamıştır. Önceki yılların aksine tersine doğru şekillenen bu göç süreci, Türkiye kırsalında belli uzmanlıklara, ekonomik ve kültürel sermayeye sahip bir yeni köylü grubunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Yeni köylüler, birlikte yaşama niyetiyle ve ekoloji hareketiyle olan ilişkileri sebebiyle yeni köylü eko-toplulukları oluşturmaya başlamıştır. Bu sunum, bu süreçleri gözeterek, Türkiye kırsalında yeni köylülüğün ve birlikte yaşamın günlük pratiklerle nasıl kurulduğunu anlamaya çalışmaktadır. Yöntem olarak kolektif bir şekilde yaşam sürdüren ve şehirden kırsala göç etmiş topluluklarla etnografik bir araştırma yürütülmüştür.

“Dışarıdaki” yaşama alternatif oluşturmaya çalışan bu topluluklar tarım uygulamaları, ekonomik düzen, günlük aktiviteler, iş bölümü gibi konularda dışarıya “örnek” bir model sunma niyetindedir. Dolayısıyla iç ilişkilerde üyelerden alması beklenen sorumluluk, dışarıya karşı bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Dışarıya sunulan “başarılı” bir model, “güvenliğe karşı hayallerin kazanmasını” sağlayacaktır. Başarılı bir model bulana kadar farklı pek çok yöntem denenmiştir ve denemeye devam edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, bu yerler sürekli dönüşüm içerisinde olan, olagelen yerlerdir. Öte yandan hayallerin gerçekleştirilmesi noktasında bu topluluklar kendilerini sorunsuz yerler olarak sunma eğilimindedir. Bu durum kırsal yaşama ve eko-topluluklara dair romantizmi güçlendirmektedir.

Şehrin karşısına kırsalı koyan ikili düşünme anlayışı, kırsalı pastoral anlatılarla düşünmemize sebep olmaktadır. Özellikle yeni köylülüğe dair gazete yazılarına bakıldığında kırsal yaşamın romantikleştirildiği ve şehir yaşamına dair her şeyini geride bırakan “cesur” insanların hikâyeleri görülmektedir. Yeni köylülerin ekonomik aktivitelerine bakıldığındaysa durumun tam anlamıyla böyle olmadığı, geçimlerini sağlamak için sıklıkla uzmanlıklara başvurdukları anlaşılmaktadır. Göç ve geçiş süreci henüz tamamlanmamış yeni köylüler hem uzmanlıklarını sürdürmekte hem de toprakla şehirdekinden daha farklı ilişkiler kurmaktadır; bu durum kırsal yaşama uyumlarını da kolaylaştırmaktadır. Bu anlamda uzmanlıklarını kullanmaya devam ederken “hobi bahçeciliği” yapan değil ama aynı zamanda topraktan da kısmen veya tamamen geçimini sağlayan yeni bir orta sınıfın oluşmaya başladığından bahsedilebilir. Öte yandan, kırsalı tamamen geçmiş bilgi ve deneyimlerden arınılan bir yer olarak görmek de bir o kadar gerçek dışıdır. Kırsal, göç süreciyle birlikte bir dönüşüm hâlindedir.

Eko-topluluklarda kullanılan alternatif tarım yöntemleri yalnızca alınan ürünlerden elde edilen gelir açısından değil, nasıl uygulandıklarının aktarıldığı eğitimler sayesinde de önemli bir geçim kaynağı olmuştur. Dolayısıyla ekolojik tarım yöntemleri kapitalist yoğun tarıma alternatif olmasına rağmen bu yöntem uygulama bilgisi yüksek ücretli eğitimlere dönüşerek üst ve orta sınıfa sunulmakta ve kapitalizmin kendisinin içine aldığı bir hâle gelmektedir. Bu durum “bilge köylü tarımının” yok sayılmasıyla birlikte tarım bilgisinin orta sınıftan orta sınıfa aktarılmasına sebep olmakta ve köylü ile tarım hakkında bilgi sahibi olmak isteyen şehirli veya yeni köylüler arasındaki ilişkinin cılızlaşmasına sebep olmaktadır.

Tüm bu özellikler değerlendirildiğinde yeni köylü eko-topluluklarını birer direniş mekânı olarak görmek mümkün müdür? Bu yerleri anarşist bir hareket olan “doğrudan eylem” olarak düşünmek doğru olmayacaktır. Bunun yerine, alternatifleri somutlaştıran mekânlar oldukları söylenebilir. Bu yerlerin varlığı kapitalizmin bize dayattığı gerçeklikleri sorgulamamızı sağlamakta ve üretmek, tüketmek için farklı alternatiflerin olduğunu göstermektedir. Öte yandan kapitalizme karşı sabit bir noktada durulduğu takdirde kapitalizm bu “alternatifleri” kendi içine alıp onunla istediği gibi oynamaya başlayacaktır.

Osman Şimşek

Günümüzün postmodern kapitalist dünyasında küresel boyutlara ulaşan ekolojik sorunlar, eyleyicisi olsun ya da olmasın bütün insanlığın ortak problemi hâline gelmiştir. Tüm gezegenin dengesini etkileyen ekolojik sorunlara ilişkin bütüncül bir yaklaşımın zorunluluğu aynı zamanda çözüm için de bütünü kapsamayı gerektirmektedir. Modern kapitalist ideolojinin öncü devletlerinin neden olduğu devasa ekolojik tahribatlar sonucu büyük bedeller ödenerek kazanılan ekolojik bilinç ile birlikte modern kapitalist kent yaşamına karşı alternatif ekolojik yaşam modelleri de tartışılmaya başlanmıştır. 1960’lardan itibaren artan tartışmalar sonucunda ağırlıklı olarak Avrupa merkezli alternatif ekolojik yaşam pratikleri hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ülkemizde de 2002 yılında Buğday Ekolojik Yaşam Derneği tarafından TaTuTa (tarım-turizm-takas) Projesi hayata geçirilmiştir.

TaTuTa’nın ekolojik bir toplum inşasındaki temel önceliği, insan ile doğa arasındaki hegemonik ilişkideki hiyerarşiyi, sömürüyü ve tahakkümü ortadan kaldırmaktır. Proje, kapitalist modern kent yaşamının rekabete, çıkara ve tüketime dayalı inşa ettiği toplumun aksine doğayla yeniden organik bağ kurabilen, dayanışmanın ve uyumun ön planda olacağı toplumsal yaşamın inşasını temele almaktadır. Bu doğrultuda 2003 yılından itibaren Türkiye’nin dört bir tarafında uygulanan projede ekolojik üretimin teknik, pazarlama, sosyal, çevresel vb. boyutlarında bilgi-ilgi sahibi kişiler, çiftlik ve işletmelerde bilgi, deneyim ve-veya iş güçlerini paylaşırken yiyecek, içecek ve barınma ihtiyaçları çiftlik tarafından karşılanmaktadır; ayrıca gönüllüler hem sosyal bir kaynaşmaya hem de yereldeki tecrübeye ulaşmaktadır. TaTuTa, ülkemizde var olan birçok toplumsal soruna çözüm sunmaya çalışmaktadır. Ülkemizde insan-doğa arasında kopan bağın yeniden sağlanmasını amaçlayıp tarımsal üretim için en sağlıklı ve güvenilir yol olan organik tarımı teşvik etmektedir. Doğa dostu üretim ve tüketim modellerini destekleyerek hava, toprak ve su kalitesinin, biyolojik çeşitliliğin, iklimlerin ve diğer doğal döngülerin sağlıklı bir şekilde devamına katkı sağlamayı hedeflemektedir. Kentlerde yaşayan bireylerin de ekolojik çiftliklerde edinecekleri deneyim ile ekolojik yaşama ilişkin sorumlulukların içselleştirilmesi sağlanıp ekolojik yurttaş yaratmaya çalışılmaktadır. Bireylere sunulan teorik bilginin yanı sıra yaşam alanları da yaratarak bireyin ekolojik yaşamı deneyimlemesi sağlanmaktadır. TaTuTa, kent hayatına sıkışmış ve modernizmin açmazları ile boğuşan bireylere alternatif yaşam modeli sunmaya çalışmaktadır. TaTuTa aynı zamanda modernizmin ekolojik sorunlara karşı ürettiği sığ teorilere karşın derin ekolojik yaklaşımı temel almıştır. Murray Bookchin’in “yeniden kur” fikri üzerine inşa edilen çiftliklerde hiyerarşinin en düşük düzeyde olduğu, insanlar arasında rekabet yerine yardımlaşmanın olduğu ve doğaya karşı sorumluluk bilinci ile yaklaşıldığı görülmektedir. Çiftliklerin kurumsallaşması ve kurumsal yönetişim sistemleri geliştirmeleri, TaTuTa’nın geleceği açısından önemlidir. TaTuTa’nın toplumsal yaşama katkısı hiç şüphesiz bireylere aşıladığı ekolojik bilinç ve farkındalıktır. Türkiye toplumundaki ekolojik yurttaşlığı destekler nitelikte olan TaTuTa, ekolojik bir toplum modeli için şüphesiz iyi bir başlangıç olacaktır.

Araştırmada, TaTuTa’nın ortaya koyduğu hedeflere ne derece ulaşabildiği sorgulanmakta ve TaTuTa çiftliklerine dahil olan bireylere ne tür ekolojik yaşam pratiklerinin aktarıldığı ve çiftliklerde ekolojik yaşam için nasıl bir ortam yaratıldığı incelenmiştir. Araştırmanın esas problemi ise TaTuTa’nın, modern kapitalist kent yaşamına alternatif bir ekolojik yaşam sunup sunmadığı sorusuna cevap bulmaktır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye’de sayıları 90’ı aşkın olan TaTuTa çiftliklerinden farklı yapılara sahip olan 10 kurucu çiftlik sahibiyle görüşmeler yapılmıştır. Araştırmanın bulgularına ilişkin yapılan sorgulamalarda TaTuTa’nın alternatif bir ekolojik yaşam inşası için oldukça önemli bir noktada olduğunu belirtmekle beraber genç bir oluşum olan TaTuTa’nın gideceği çok yolunun olduğunun da altını çizmek faydalı olacaktır.

Emre Seymenoğlu

20. yüzyılda insanlar makineleşme ve endüstrileşme adına büyük bir devrime tanık olmuşlar, 21. yüzyıldan itibaren ise tamamen tasarlanmış ürünlerin ve mekânların içerisine doğmuşlardır. Endüstriyel ürünlerden mekânlara ve sokaklarında dolaşılan kentlere kadar yaşam, insan müdahalesi ile oluşmuş yapılı bir çevrenin içerisindedir. Bu tasarlama-üretme kültürü içerisinde doğa ile olan bağ kopmaktadır. Doğadan öğrenerek evrimleşmiş, evlerini ve kentlerini kurmuş olan insan, doğaya hükmetme çabası ile ondan tamamen kopmuş kentsel mekânlar ve mimari yapılar üretmektedir.

Doğanın döngüsünde evrimsel bir ilerleme olduğu, türlerin kendilerini ve yaşam çevrelerini daha dayanıklı hale getirdiği bilinmektedir. Hayvanların yaşam alanlarını içgüdüsel davranış ve hareketler ile kurdukları gözlemlenmekte ve anlatılmaktadır. Hayvanlar hayatlarını içgüdüsel davranışlarla sürdürürken insanlar bu içgüdülere tamamen sırt çevirmiş durumdadır. Geçmişte insanların hayvan yaşamlarını inceleyerek doğadaki birçok zorluğun üstesinden geldikleri söylenebilir. Günümüzde dahi kentlerde yağmurdan sakınmak için saçaklar, güneşten korunmak için örtüler ve güneş kırıcılar tasarlanmaktadır. İnsanlar doğadan korunmaktadırlar, ancak ondan faydalanmamaktadırlar. Günümüz modern insanının da içerisinde bulunduğu zorlukların üstesinden gelmek için en az geçmişteki insanlar kadar doğayı ve hayvanların yaşam alanlarını gözden geçirmeye ihtiyacı vardır. Biyomimikri tam olarak bu ihtiyacı karşılar.

Biyomimikri kavramının bilimsel bir alan hâline gelişi 1990’larda Biyomimikri Enstitüsü’nü kuran Janine Benyus ile olmuştur. Kelime olarak “bio” Yunanca kökenli olup “can ve hayat” anlamına gelmekle beraber İngilizce’de ve Fransızca’da birleşik adlarda kullanılan bir ön ektir. “Mimikri” ise bir türün avcılarından kurtulması, çiftleşmesi ve hatta soyunu sürdürebilmesi için diğer bir türe benzemesi ya da her iki türün de birbirine benzemesi olayıdır. Kısaca biyomimikri, “hayat” ve “benzetim” kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Benyus, biyomimikrinin insanların hayatta kalma sorunlarına yenilikçi ve uzun vadede fayda sağlayacak sürdürülebilir çözümler arayan ve doğadan ilham alarak model ve stratejiler geliştiren bir yaklaşım olduğunu söyler.

Akademik çalışmalar ve üretilen biyomimikri örnekleri incelendiğinde kavramın sadece mimari, endüstriyel tasarım ve mühendislik alanlarında kaldığı görülmektedir. Ayrıca henüz 1990’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıktığı düşünülürse oldukça taze bir konu ve üzerine çalışmaya değer bir kavram olduğu da anlaşılmaktadır. Şehircilikte son zamanlarda sürdürülebilirlik ve akıllı kent kavramları öne çıkarken, biyomimikri kavramına hiç yer verilmediği gözlemlenmiştir. Dünyada ve Türkiye’de ekolojik ve sürdürülebilir yaklaşımlara yer veren mimari ve kentsel ölçekte yarışmalar açıldığı ve konferanslar düzenlendiği görülmektedir. Ancak örnek sayılabilecek bir tasarımın olmadığı ve kavrama eğitim hayatında da pek yer verilmediği anlaşılmaktadır.

“Tasarımda doğadan ilham almak” olarak özetlenebilecek biyomimikri kavramını şehircilik alanında sürdürülebilir kentleşmenin bir modeli ve tasarım şekli olarak düşünmenin ve araştırmanın hem zihin tazeleyici hem de literatüre katkı sağlayacak bir yaklaşım olacağı öngörülerek bu sunum konusu seçilmiştir. Ayrıca Yıldız Teknik Üniversitesi Kentsel Mekân Organizasyonu ve Tasarım Yüksek Lisans Programı kapsamındaki “Konutun Evrimi” dersinde yapılan araştırmalar sonucunda konutun evrimini hayvanların yuvaları üzerinden inceleme fikri, biyomimikri kavramının ele alınmasına kapı aralamıştır. Tez danışmanının konu üzerinde çalışma yapılması konusundaki teşvikleri biyomimikrinin kentsel tasarım alanında incelenmesine olanak sağlamıştır.

Sunumda biyomimikri kavramı ve örnekleri araştırılacak, sürdürülebilir ve akıllı kentleşme modellerine olası katkıları ortaya konulacak ve biyomimikri kavramını kapsayan kentsel tasarım rehberi niteliğindeki “Biyomimetik Kentsel Tasarım İlkeleri” oluşturmanın adımları atılacaktır. Bu sayede uygulayıcılar (belediyeler, özel sektör vb.) ve eğitmenler (akademi) için konunun algılanabilir ve uygulamaya yönelik kılavuzu oluşturulacaktır.

Dilara Bilgisel

Bu sunum, Walter Benjamin’in 1921 tarihli “Şiddetin Eleştirisi Üzerine” isimli çalışmasında incelediği şiddet mefhumunu ve onun kategorik tarihsel eleştirisini, Theodor Adorno’nun estetik felsefesi bağlamında yeniden düşünme pratiği olarak görülebilir. Öncelikle Benjamin’in şiddet (Gewalt) tanımlaması ve yan anlamlandırması ele alınarak kavramın toplumsal güç ilişkileri içindeki farklı fonksiyonları incelenecektir. Metnin ortaya çıktığı dönemde Benjamin’in özgürlük ve devrim odaklı düşüncesi üzerinden devlet şiddeti (Staatsgewalt) ve ilahi şiddet (göttliche Gewalt) karşılaştırmasına bakılarak bütünün baskısı altındaki tekilin şiddeti yaratıcı bir şekilde nasıl vücuda getirdiği değerlendirilecektir. Jacques Derrida, Giorgio Agamben, Slavoj Žižek ve Werner Hamacher tarafından yapılan yorumlara kısaca değinildikten sonra Benjamin’in eleştirisinin merkezinde yer alan devlet şiddetinin amaç-araç kısır döngüsünü kırma çabası üzerinden Adorno literatüründe şiddetin yerine geçiş yapılacaktır. Benjamin’in dil ve siyaset ikilisi kapsamında yaptığı okuma estetik çerçeveye taşınacak ve bütünün Hegelyen eleştirisinden başlamak kaydıyla Adorno’nun olumsuzlama üzerine temellendirdiği, kendine münhasır sanat teorisinde şiddetin oynadığı rol incelenecektir. Baskıya direnmede, kitlesini çeşitli formel tekniklerle zorlayan sanat eserleri ile kendi yaşamını bir sanat eseriymiş gibi sürdürmekte ısrar eden bireyin dayanışması vurgulanarak şiddete atfettiğimiz olumsuzlukların nasıl yeniden yaratılabileceği ve bu yeniden yaratımların nasıl birer devrimsel unsur olarak kullanılabileceği tahayyül edilecektir.

Cemre Özev

Tahakküm, özgür ve adil bir toplumun nasıl tahsis edilebileceğini araştıran teorilerde vazgeçilmez bir yere sahip olduğu için politik teoride tartışılagelen bir konudur. Politik teorisyenler, filozoflar ve düşünürlerin özne üzerindeki tahakküm konusunda aldıkları pozisyonla onların toplumsal eşitlik konusundaki görüşleriyle bağlantılıdır. Modern cumhuriyetçi bir düşünür olan Philip Pettit, Cumhuriyetçilik kitabında özgürlüğü tahakkümün yokluğu olarak tanımlar. Ona göre tahakküm, bir kişinin başkasının seçimlerine ve eylemlerine keyfî bir şekilde müdahale edebilme durumudur. Bu müdahale, zorlama veya manipülasyon yoluyla yapılabilir. Pettit’in anlayışına göreyse özgürlük sadece negatif anlamıyla keyfî bir müdahaleden azade olmayı değil ama aynı zamanda keyfî bir müdahalenin asla yapılmayacağının teminatını da kapsar. Bu şekilde tanımladığı özgürlüğe Pettit, “cumhuriyetçi özgürlük anlayışı” demektedir. Pettit’in argümanı bireylerarası eşitliğin sağlanmasında bireylerin iradesine keyfî müdahalenin yapılamamasının önemini vurgulayarak doğru bir noktaya parmak basmaktadır; ancak argümanı, tahakküm ilişkilerini kapsam ve nedensellik bakımından yeterli analizini yapamadığı iddiasıyla eleştirilmektedir. Değişen ve yenilenen dünyaya uyumlu bir özgürlük tanımı yapmak ve cumhuriyetçilik anlayışı kurmak isteyen Pettit, toplumdaki güç ilişkilerini özne-hükümran diyalektiği üzerinden inceleyerek klasik cumhuriyetçi anlayışın bu eğiliminden kaçamamaktadır.

Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi’nde iktidarın merkezi olmayan ve yayılmacı doğasını vurgulayarak iktidarın bir güç ilişkileri sistemi olduğunu dile getirir. Ona göre politik anlayışımızı uzun zamandır kontrol eden iktidarın analizini hükümran-özne ilişkisi üzerinden yapma eğilimi gücün bir merkezi olduğunu varsaymaktadır ve bizi iktidar mekanizmalarını yanlış analiz etmeye götürmektedir. Fakat Foucault’ya göre iktidarın mekanizmalarının analizi için bakmamız gereken yer güç ilişkilerinin vuku bulduğu alanlardır. Foucault’nun iktidarın aktif ve ilişkilerarası olduğu görüşüne katılan Iris Marion Young, klasik cumhuriyetçi anlayışın düştüğü iktidara bir merkez belirleme yanlışına düşmez ve tahakküm ilişkilerini sosyal gruplar arasındaki ilişkiler yoluyla analiz eder. Justice and the Politics of Difference kitabının “Five Faces of Oppression” bölümünde Young, baskı ve tahakkümü birbirleriyle ilişkili kavramlar olarak ele alır ve toplumsal adaletin kazanımı için ikisinden de kaçınmamız gerektiğini savunur. Sosyal grupların karşılaştığı tahakküm biçimlerini analiz eden Young, kapsam ve metot yönünden grupların ve o gruplardaki bireylerin karşılaştığı beş çeşit baskı yolu olduğundan bahseder. Bunlar sırayla sömürü, marjinalleştirme, güçsüzlük, kültürel emperyalizm ve şiddettir.

Sunumda Pettit ve Young’ın tahakküm anlayışları kritik bir şekilde incelenerek karşılaştırılacaktır. Young’ın beş farklı bağlamda tahakkümü inceleyerek ortaya koyduğu tanımın, Petit’in tahakkümü “keyfî müdahale” olarak tanımladığı yaklaşımdan daha aydınlatıcı olduğu iddia edilecektir. Young’ın teorisinde sosyal grupların maruz kaldığı tahakküm biçimlerinin, baskının günümüzdeki iz düşümlerini de aydınlatması umularak tanımlanan her biçimin ayrıntılı bir analizi yapılacaktır. Temel iddia, güç ilişkilerini yanlış temellendiren cumhuriyetçi bir anlayışın doğru bir tahakküm tanımı yapmakta olduğu gibi doğru bir adalet anlayışı sağlamakta da yetersiz kalacağıdır; zira tahakkümü yanlış incelemek belli grupların yaşadığı baskıları göz ardı edebilmeyi de birlikte getirmektedir ve tahakküm ilişkileri süregeldiği sürece toplumsal eşitlik ve adaletten söz etmek imkânsızdır.

Poedat Konferansı 2018 Partisi